Yazarlar

Published on Nisan 3rd, 2018 | by Avrupa Forum 2

0

Türk Devleti Daiş’leşirken – Aziz Tunç

Türk devletinin izlediği politikaların ve yöneldiği politik yapılanmanın doğru anlaşılması ve geleceğe dair isabetli öngörülerden bulunulması için geçmişine, kısaca, bakılması gerekir. Türk devletinin hangi politik paradigma üzerinde şekillendiği, hangi çelişkilerle boğuşarak bugüne geldiği anlaşılırsa, yaşananların nedenlerini ve gelecekte ne olabileceğini anlamak kolay olacaktır.

Bugün Erdoğan’ın ve Türk devletinin izlediği politikalar geçici bir hükümet uygulaması olarak ele alınamaz. Çünkü Erdoğan, Türk devletini “kurucu irade” olarak yeniden yapılandırmak isteyen bir siyasal figürdür. Zaten “yeni bir devlet kuruyoruz” denirken de bu kastedilmektedir. Devletin şekil ve içeriğinin değiştirilerek “yeni bir devletin kurulmak” istenmesi, sadece Erdoğan’ın kişisel isteğinden ya da yaşanan sorunlara palyatif çözümlere yönelmekten kaynaklanmamaktadır. Erdoğan’ın devleti yeniden yapılandırmak istemesinin bir arka planı ve güncel karşılığı bulunmaktadır.
Gerçeğin böyle olduğu tespit edilemediği, sorun salt Erdoğan karşıtlığına indirgendiği sürece doğru sonuçlar elde etmek mümkün olmayacaktır.

ERDOĞAN’IN POLİTİKASININ TARİHSEL ARKA PLANI VE GÜNCEL NEDENİ

Türk devleti, 1923 yılında Lozan anlaşmasıyla, dağılan Osmanlı imparatorluğunun topraklarının bir kısmında resmiyet kazanmıştır. Bu noktaya gelmeden önce, Türk devleti kurmak isteyen dönemin egemen partisi İttihat ve Terakki Fırkası, Anadolu ve Kürdistan’da yaşayan Müslüman halklardan bir Türk ulusu yaratmaya yönelmişti. Kemalistler, Müslüman halklardan Türk ulusu yaratma politikasını kararlılıkla devam ettirerek Türk devletinin kuruluşunu gerçekleştirdiler. Bu anlamda Müslümanlık, Türk uluslaşmasının sosyal zemini veya ebesi olarak değerlendirilmiştir. Sonuçta, toplumsal olarak Türkleştirilen Müslüman halklara dayanan, Türk ırkçılığını esas alan, ama demokrasiye de açıkmış gibi duran, İslami gericilikten beslenen, ancak laiklik iddiasında bulunan bir politik yapılanma olarak Türk devleti ortaya çıkmıştır.

İslami referanslara dayanan Osmanlı hanedanını tasfiye eden Kemalistler, Türk devletini, 1923- 1950 arasında, önce Atatürk’ün daha sonra İsmet İnönü’nün “tek adam” lığıyla yönetmişlerdir.
1950-1960 arasında ise Demokrat Parti DP-A. Menderes- C. Bayar ikisi Türk devletini yönetmiştir. Kemalistler, 1960’ta bir darbe ile bu ikiliyi tasfiye ederek yeniden iktidarı ele geçirmişlerdir.

Türk devleti kurulurken başlayan ve asıl amacı İslamcı/Osmanlıcı devlet kurmak olan siyasal yapı ile Kemalistlerin çatışması Türk siyasal tarihinin bundan sonraki dönemlerinin tamamından da etkili rol oynayan bir gerçeklik olmuştur.

Bu durum 1970’lerde, Osmanlıcı/İslamcı partilerin açık alanda örgütlenmeleriyle devam etmiştir. İlk olarak Erbakan’la başlayan bu çalışmayla, İslamcı/Osmanlıcı siyaset, uzunca bir süre ve takkiye yaparak kendisini iktidara taşıyacak gücü biriktirmeye çalışmıştır.

İslamcı/Osmanlıcı siyasetin başlattığı bu gelişme, 1996 yılında Erbakan’ın Refahyol hükümetinin ortağı olmasını sağlayarak devam etti.
Ancak Kemalist ordunun, 28. Şubat. 1997 de gerçekleştirdiği post modern darbe ile İslamcı/Osmanlıcı siyasetin hükümet ortaklığı son buldu.

Görüldüğü gibi egemen klikler arasındaki çatışma olarak, yeni bir devlet kurmak isteyen İslamcı/Osmanlıcı siyaset ile mevcut devlete hâkim olan Kemalist siyaset arasındaki çatışma, Türk devletinin temel çatışmalarından birisi olmuştur. İslamcı/Osmanlıcı devleti kurmak isteyen çevreler, bu amaçla, ya fırsat kollamışlar veya fırsat yaratmaya çalışmışlardır.

Bu anlamda Erbakan’ın hükümet deneyi İslamcı/Osmanlıcı siyaset aktörlerini, Kemalist yönetimi alaşağı etmenin sanıldığı kadar riskli ve zor olmadığını, daha pragmatik bir yol izlemelerinin sonuç almayı sağlayacağını düşünmelerine yol açtı. AKP ve R.T. Erdoğan’ın iktidar olma süreci böyle başlamıştır. 2002’de Erdoğan’ın Erbakan’dan ayrılarak AKP’yi kurması, İslamcı/ Osmanlıcı devleti kurmak açısında, yeni ve tarihi bir imkân/fırsat yaratılmış oldu.

Erdoğan, İslamcı/Osmanlıcı devlet kurma planını, önkoşulları oluşmadığı için, ilk dönemlerde, hayata geçirmeye kalkışmamıştır.
Ancak yakın dönemde yaşanan gelişmeler, Erdoğan’ın daha fazla beklemesinin kendisi açısında tehlikeli sonuçlar yaratabileceğine ve İslamcı/Osmanlıcı-ırkçı devletin kurulması için harekete geçmesi gerektiğine karar vermesine yol açmıştır.

Zaten Osmanlıcı/İslamcı siyaset, öteden beri, tarihsel olarak Osmanlı toprakları diye tanımladığı bölgenin topraklarına göz diken bir siyasetin sahibi olagelmiştir. Bu yayılmacı- işgalci siyaset, Türk devletinin uhdesinde tuttuğu ve Kıbrıs işgalinde olduğu gibi, fırsat buldukça uyguladığı bir siyaset olmuştur. Erdoğan’ın bugün izlediği
savaşçı- işgalci politikaların böyle tarihsel bir arka planı bulunmaktadır.

Bu tarihsel gerçeklikle birlikte Kürt özgürlük mücadelesinin dayattığı demokratik çözüm talebinden kaynaklanan basınç, Erdoğan’ı Türk devletini İslamcı/Osmanlıcı siyasete göre yeniden yapılandırma yoluna yönelten güncel neden olmuştur. Erdoğan Kürt sorununun demokratik çözümünün Türk devletinin ırkçılıktan ve dinsel gericilikten kaynaklanan gücünü ve etkisini zayıflatacağını, geleceğini (bekaasını) tehlikeye atacağını ileri sürmektedir. Erdoğan bu iddiadan hareketle, Türk devletini yok olmaktan koruyabilmek için, bugüne kadar Türk devletini yöneten Kemalistlerden farklı olarak, Kürdistan’ın diğer parçalarını da kontrol altına almayı politik bir çözüm olarak düşünmektedir.

Kemalizm’in yönettiği Türk devleti, kendi sınırları içinde Kürtleri asimile ve yok etmeye çalışıyordu. Erdoğan’ın tasarladığı İslamcı/Osmanlıcı/Türkçü devlet, bu soykırımcı politikayı, çevredeki
Kürtleri ve devletleri kontrol altına alacak kadar büyümüş bir devlet mekanizmasıyla yapmak istemektedir. Paradoks gibi görünen bu politika, yukarıdan belirtildiği gibi, Türk devletinin hem tarihsel, hem de siyasal yapısıyla uyumludur, ayrıca Türk devletinin kendi geleceğini kurtarmayacak kadar zor durumda olmasına karşı bir çözüm olarak düşünülmektedir.

Zaten Türk devletini yöneten ve Erdoğan da ifadesini bulan İslamcı/Osmanlıcı siyaset ekibi, Osmanlının devamı olmayı Osmanlının işgalindeki topraklarda hak iddia etmenin gerekçesi yapmaktadırlar.
Bu anlamda Ortadoğu, Afrika ve Balkanlar Türk devletinin emperyalist heveslerle göz diktiği coğrafyalardır. Bugün devleti yöneten bu zihniyetin temsilcisi durumundaki AKP ve Erdoğan, “Osmanlının mirası” söylemini, yayılmacılığı ve işgalciliği meşrulaştırmanın bir argümanına çevirmek istemektedirler.

Türk devletinin yayılmacı bir yapıya yönelmesinde eskide İslam halifeliğini elinde bulundurmasının da payı bulunmaktadır. Türk devleti Osmanlı döneminde sahip olduğu halifeliği bugünün koşullarında güç ve egemenlik üretebileceği bir zemine dönüştürmeye, buradan kendisini, “İslam önderliğine” taşımaya çalışmaktadır. Erdoğan bu tasarıyı, siyasal bir projeye dönüştürmüş, pratikleştirmeye çalışmaktadır. Türk devlet yetkilerinin sık sık halifeliğe vurgu yapması İslam’a bağlılığın değil, yayılmacılığa meşruiyet kazandırmak ve yayılmacı heveslerin üstünü örtmek içindir. “İslam önderliği” veya halifelik, Türk devletinin İslam coğrafyasına yayılmasını ve İslam devletlerini etkilemesini kolaylaştıracak bir avantaj olarak değerlendirilmek istenmektedir.

Erdogan İslam/Osmanlı ve Türkçülük üzerinde Türk devletini yeniden yapılandırırken, aynı zamanda Kemalizm’le geçmişte yaşanan çatışmaları da değerlendirmektedir. Daha çok İslamcılık/Osmanlıcılığın Kemalizm karşıtlığında, toplumsal bir dayanak yaratmaya çalışmaktadır. Uygun koşullar oluştuğunda, Kemalizm’i tasfiye etmeye çalışacağını öngörmek kehanet değildir.

Türk devletinin Osmanlının bakiyesi olması, İslam halifeliğinin bir dönem Osmanlı padişahlarının elinde bulunması, Kürt sorununun demokratik tarzda çözülememesinin yarattığı tıkanıklık, Kemalizm’den rövanş alma arzusu, Türk devletinin yeniden yapılandırılmasının argümanları olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yapılandırmanın, ana ideolojik dayanakları İslam’ın İŞİD’ versiyonu ile Türk ırkçılığıdır.

Tags:


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑