Sınıf Hareketi

Published on Mayıs 15th, 2018 | by Avrupa Forum 3

0

Tersine Dünyada Marx* – Jason Read

 

BİRÇOK İNSAN, Nietzsche, Plato, ve Hegel’i duymuştur; ama Marx, insanların onu okumamasına rağmen, tam kesinleşmiş yorumlarına ilham olabilecek beceriye sahip olmasıyla,  filozoflar arasında belkide tektir.

Bugün, sayısız editoryallarda, Reddit Forumlarındaki tartışmalarda, felsefe derslerinde, insanların karşı karşıya geldiği Marx’ın baskın imgesi, sadece bozulmuş  değil, ters yüz de edilmiştir. Denilebilir ki, imgenin, Marx’ın düşünceleriyle ilişkisi,   aynı konulara değinerek, Bizarro’nun Süpermen’le ilişkisi gibidir ama tamemen tersine dönmüş bir şekilde. Dünyanın işçilerinin ayağa kalkıp zincirlerinden kurtulması çağrısı yerine, bugün, karşıtları, Marx’ın işçilerin zor kazanılmış emeklerinin yerine tembel ve  verimsiz olanların ödüllendirerek, işçilerin emeğinin meyvelerini heba ettiğini ileri sürmektedir.

İşçi tasviri, zincirlerinden başka kaybedeceği olmayan insanlardan, sömürülenden, zor kazanılmış emeklerinin hükümetteki Marxist veya sosyalist olabileceklerin servetin yeniden dağıtma heveslerinden korunması ihtiyacı olanlara kaymıştır. Bu anlamda, Marx, üretimin değerini üreticilere döndürerek sömürüye son veren değil, fakat insanlığı sömürmek ve köleleştirmek için her yeni girişimin ardındaki hayalettir.

Sınıf mücadelesinin zıt ucu da daha az bozulmuş değildir: kapitalist, artık, işçilerin refahı üzerinden geçinen parazit değil, ama “iş yaratıcısı”, yani sadece en sıkı çalışanı değil, aynı zamanda işin müşfik yaratanıdır. Elbette, bu çarpıklığın tarihi, refah programlarının oluşturulması ve akabindeki geri dönüşlerin yaşandığı tarihin uzun ve karmaşık olan bir tarihdir.  Böylece, “refah kraliçesi” ve “unutulan insan” gibi tasvir edilenlerin arkasındaki söylem (retorik) ve  siyasetin incelendiği, bu tepetaklak olmanın hikayesini yazmak mümkün olacaktır. Bununla beraber, benim iddiam, bu bozulmuş dünyanın anlaşılmasını mümkün kılanın, bizzat, Marx’ın kendi felsefesi olduğudur.

Marx, her şeyden önce, çarpıklıklarla kendisi de çok ilgiliydi. Yazıları, fotoğraf karanlık odaları ile mistiklerin masayı-ters döndürmelerine benzeyen yanılsama tasvirleri gibi bilmecelerle doludur. Bu çarpıklıklar, çok sık, tersinelikler şeklini almaktadır; dünya, sadece eğilip bükülmemekte, tepetaklak da olmaktadır; tarihi maddi güçler değil düşünceler ilerletmektedir, ve piyasa yabancılaşmanın olabilecek alt sınırı olarak değil, özgürlüğün başlangıcı olarak görünmektedir.Üstelik, Marx’ın ideoloji ve fetişizme dair temel kavramları, “bu” dünyanın çarpıklıklarını anlama girişimidir; ideoloji yoluyla, yönetici sınıfın düşünceleri başat düşünceler haline gelmekte, ki  sınıf konularından bağımsız olarak herkes, dünyayı zengin olanların gözüyle görebilsin; fetişizm yoluyla da şeylerin dünyası onları yaratan işçilerden  daha fazla değer sahibi olsun.

Marx’ın düşüncesinde, temelde giderek daha fazla tepetaklak olmuş dünyaya yol açacak, biri diğeri üzerine inşaa edilen, üç çeşit çarpıklık vardır.

Birincisi ve en aldatıcı olanı, Kapital’in Birinci Cildini başlatır. Bu, ünlü meta/mal fetişizmi tartışmasıdır. Freud’un yazıları ile tüketici kapitalizmi, bu tabirin/deyişin anlamını gizlemektedir. Marx, bizim düşünebileceğimiz gibi metalara/mallara, reklam dünyasınca özendirilen biçimde,  libidinal veya erotik belirli bir anlam atfetmemiştir. Marx, dünyaya biricik bakışımızı şekillendiren ve eşzamanlı olarak daha dünyevi ve daha temel  bir şeyi kastedmişti; diğer deyişle, bu değer, metaların/malların bir özelliği olarak, sanki emeğin bir ürünü olmaktan çok, onların fiziksel özellikleriyle beraber bulunan bir şeymiş gibi, görünür. Bu, sosyal ilişkilerin, şeyler arasındaki bir ilişki olarak göründüğü “fetişlik”tir. Marx, işçilerin yalıtılmış olarak çalıştığı ve kendi farklı emekleri arasındaki ilişkiyi bitmiş metallar/mallar içinde olarak görmeleri nedeniyle, bunun böyle olduğunu iddia eder.

Ancak, bunu anlamanın başka bir yolu da, emeğin unutturulduğu, gizlendiği ve bizim gördüğümüzün ise metanın/malın kendisi olması şeklinde olabilir. Kapitalist toplumun paradoksu, günlerimizi çalışmak (veya iş aramakla) geçirmemize rağmen, bilincimize hükmedenin/egemen olanın, tüketim olmasıdır. Gösteri/eğlenme, sadece reklamlarla yapılmaz, ama kendisi bir seri reklamdır. Siyaset gündemini yönlendiren,  işçilerin tatmini/mutluluğu değil, “tüketicilerin memnuniyeti”dir. Bu şekilde ele alındığında, biz, ideoloji ile fetişizm kavramları arasındaki yakınsamayı görebiliriz ki, birincisi sınıf çatışması ile hegemonya siyasetiyle ilişkili olarak gelişirken, ikincisi ise ekonominin görüntüsüyle ilgili olarak yol alır.

Tüketici tasvirinde, tüketimin merkeziliği, sadece işin/emeğin dünyasını gizleyen ekonomi temsili olmayıp, aynı zamanda, lüks yaşamda tüketici olarak çıkarları bulunanlar lehine bir çarpıtma olarak da görülebilir. Marx, meta/mallarla ilgili tartışmasını, kendi aralarında konuşan karikatür-benzeri meta/mal tasvirleriyle  bitirmektedir. Zaten, cansız şeylerin kişiselleştirilmiş karakterlere sahip olduğu ve işçilerin giderek artan oranda şey-benzeri, atıl, tüketilecek nesneler olduğu bir dünyayı da mümkün olduğunca ancak bu tarz animasyon/canlandırma fantazileri  resmedebilirdi.

Marx’ın vurgusunu, şeylerin değerine karşı insanların değerlerinin ahlaki bildirimi ile karıştırmamak lazım. Emeğin, değerin kaynağı olduğunu söylemek, “işçiler gerçekten değerlidir ve buna göre davranılmalıdır” söyleyişiyle  aynı şey değildir. Bir kapitalist toplumda değerin kaynağı olmak, bir nimetten/lütuftan çok bir lanettir. İlk olarak, bu değer, emek gücü, sadece zıttı olan sermaye ile ilişkili olarak var olabiliyor. İşçiler, kendi emek güçlerini tüketemezler: onun sermaye ile olan ilişkisi dışında değeri bulunmaz ki, bu da  işçilerin yaşamak için, kendi çalışma kapasitelerini satmak, yani akıl becerileri ile fiziki güçlerini satmak zorunda oldukları anlamına gelmektedir. Bu satış veya değişim, diğer herhangi bir diğer piyasa değiş-tokuşundan/işleminden temelde farklıdır. Zira, diğer tüm metalar/mallar gibi işgücü piyasasında bir fiyata sahiptir, ama satıldığı andan itibaren, kapitalist, ondan mümkün olan en fazla değeri alabilecek konumda olmaktadır. Smith’in iğne fabrikasındaki işbölümünden Taylor’ın bilimsel idaresine kapitalizmdeki emek ilişkilerinin tüm hikayesi, işçilerden daha fazla iş/emek, daha fazla değer çıkartma girişimlerinden oluşmaktadır.

Sağduyu bize, ne kadar çok/sıkı çalışırsak o kadar çok para kazanırız demektedir, ki bu herşeyden önce “Amerikan tarzı kazanmadır”. Ama, üzerinde yaşadığımız dünya, artan verimlilik ile artan maaşlar arasında doğrudan bir ilişkinin bulunmadığı, hatta bu ikisinin sıklıkla ıraksadığı şekilde tepetaklak olmuş bir Bizarro Dünyası ile daha yakındır.

Normalde, bir şey satıldığında, satıcının onunla ilişkisi kopar, satılan metanın/malın ne tür bir kullanımda olacağına kayıtsız kalır. Ama, bu birinin kendi emeği/işgücü söz konusu olduğunda doğru olmamaktadır. Kapitalizmde, insanlar, başka birilerinin metaları/malları olarak yaşamaya zorlanırlar. İş gücü, parodoksal bir metadır/maldır: İlk olarak, istihdam edildiği maliyetten daha fazla değer üretmesi anlamında; ve ikinci olarak da satıldıktan sonra işgücü işçiden gerçekte asla ayrılmaz. İnsan, başka birilerinin kuralları, zamanı ve hedefleri altında, satışta tuttuğu emeği ile yaşamak zorundadır. Bu paradokslardan ilki sömürüyü açıklarken, ikincisi yabancılaşmaya değinmektedir. Emek metanın/malın zıttı olduğu ve ikincinin birinciyi gizlediği/kararttığı sürece, kapitalizim dışına çıkamamaktadır. Emek, tam tersi ile şekil alır; tepetaklak oluşlar kendi terimlerini de dönüştürür.

İkinci çarpıklık/tepetaklak oluş,  daha doğrudan ki sudaki balığın suda olduğunu bilememesi gibi, biz de onu, dünyanın tepetaklak olduğunu, göremeyiz. O çarpıklığı, değer ile para arasındaki ilişki olarak okuyabiliriz. Eğer Marx’ın Kapital’in giriş sayfalarında ortaya koyduğunu – 20 doları araba yakıtı veya tişört harcamaya dair kararı alırken nasıl farklı ve çeşitli şeyleri eşit ve değiş-tokuş yapılabilir olarak algıladığımız sorusunu- birine sorarsanız, bir çok insanın vereceği yanıt, “çünkü aynı maliyete sahipler” şeklinde olacaktır. Biz, değer hakkındaki nereden geldiği ve  nasıl üretildiği gibi  soruları sormuyoruz, çünkü para, “niçin bazıları belirli bir değere sahipken, diğerlerinin daha fazla değere sahip olduğuna” dair çok belirgin bir çözüm olarak görünmektedir. Para, sadece, diğer bütün metalarda/mallarda olduğu gibi basitçe değere sahip olarak görünmüyor, ama, kendisi bizzat değerin kaynağı olarak görünmektedir. Her bir kağıt para ile bozuk paranın üzerinde devletlü sembolleriyle akın edip sosyal statüsünü ilan ettiği sürece, kağıt para, hala değerin fiziksel somutlaşması olarak görülmektedir. Para, Marx’ın metinlerinde, diğerlerinin değerini ifade edebilecek olan mükemmel-referans para (commodity par exellence) olarak gözükse de, bu aynı zamanda fetişizmin mantıksal birikiminin sonucudur.

Bazı seviyelerde, biliyoruz ki para, biz onu genel bir para birimi olarak kabul etmemiz nedeniyle değer sahibi bir şey, sadece bir konvansiyondur. Ama, bu, onun eşzamanlı olarak,  diğer tüm metalardan/mallardan önceliği alıp, onlardan daha fazla değerli olmasını engellemiyor. Sonuçta, belirli metaların/malların kullanımı yalnızca belirli durumlara uygulanır: kabanlar sadece soğuk olduğunda yararlıdır. Fakat, para, herhangi belirli durumları aşan değere sahiptir. Parada, çok soyut düşünce olarak değer, fiziki kağıt para veya bozuk para olarak görünerek varsayılan maddi temelini bulur ve böyle yaparak, kapitalizmin asıl maddi temeli olan emeğin daha etkili şekilde karartılması/gizlenmesini de sağlar.

Bu da bizi, sadece değere ilişkin değil, sermayenin kendisiyle de ilişkili çarpıklık olan, üçüncü çarpıklık/tepetaklak oluşa getiriyor. Hatırlanmalı ki, kapitalizm, sadece metalar/mallar değil, piyasada satışa sunulan şeyler değil, hatta paranın birikimi hiç değil. Bu ikisi, zaten kapitalizm öncesi milenyumda da vardılar. Kapitalizm, veya kapitalist üretim tarzı,  değerin değer üretmeye, zenginliğin servet birikiminin temeli olduğu zaman başladı. Büyük yanılsamayı yaratan paranın üretilmesi, işte paranın bu kapasitesidir. Eğer, meta/mal fetişizmini anlatan Kapital’in Birinci Cildi’nden yoğun ve gizemli olan Üçüncü Cildi’ne geçilirse, tuhaf ama provokatif bir formülasyonla karşı karşıya gelinir: “o, öyle büyülü, sapkın ve baş aşağı duran bir dünya ki, Mösyö le Capital (Bay Sermaye) ve Madam la Terre (Bayan Toprak) toplumsal karakterlerin ve aynı zamanda dolaysız olarak salt şeylerin hayaletleri olarak dolaşmaktadırlar.”

Sermaye, para ve yerküre (toprak), burada tüm zenginlik ve değerin kaynağı olarak görünür. Emek ise, kendi payına bu resmin dışındadır. Marx, bunu, “günlük hayat dini” olarak adlandırmaktadır, ama biz, onu, yukarıda tartışılan çarpıklıkların doruk noktası olarak görmekteyiz. Bir kere, değer, meta/mal biçiminde ve para da tüm değerlerin kaynağı şeklinde görünmeye başladığında, kısa süre sonra onları, paranın paraya yol açması ve sermayenin kendini yeniden üretmesi takip eder.

Marx’ın, “günlük hayatın dini” nitelendirmesi durumu oldukça iyi anlatmaktadır. Bu yanılsama, ideolojide olduğu gibi, sonuçta egemen düşünceler haline gelecek noktaya kadar görüşlerini yayan yönetici bir sınıf tarafından yaratılmadı. Yerine, bu yanılsama, günlük pratikler ve kurumlarda yerleşik gelişti.

Walmart’a girdiğimizde, üzerimize üzerimize gelen fiyatlarla karşılaşırız ve bu bize, emeğin ve emeğin belirli bir  sosyal ilişkisinin fiyatların kaynağını oluşturduğunu unutturur. Mağazada, para, bizim sermayaye dair günlük tecrübemizin, değerin değer yarattığı bir tecrübe olması gibi, değerin görünür şekli olarak bulunur. Gece haberlerinde, kendi mantığıyla hareket eder görünen hisse senedlerinin dünyevi görüntüsü, sermaye birikimini sihirli bir süreç olarak sunar. Hisse senedi fiyatları, emek süreçlerine atıf yapılmaksızın veya bu tür değişiklikleri yapan çatışmalara değinilmeksizin, aşağı yukarı hareket eder gösterilir. Bu tür şeyler, gerçekleştiği ölçüde grevler ve ücret artışları, işçilerin perspektifinden, daha iyi bir yaşam taleplerinden değil, tüketicilerin rahatlığı ve bütçeleri üzerindeki etkilerinden dolayında yorumlanır.

Geçen yıl, Hegel’in deyişiyle  tersine dönmüş bir dünyanın veya karikatür kitabı versiyonu ile söylersek “Bizarro Dünyası”nın yoğun hissi ile geçti. Kapitalistlerin “iş yaratıcıları” olarak adlandırıldığı yeni makyajından,  Televizyonda bir kapitalisti oynamaktan işçi sınıfının sesi konumuna geçen bir ABD Başkanına, dünya temelde bir baş aşağı durumunda görünmektedir. “Marx’ı Okumak”, bu tepetaklak durumun yeni olmadığına dair bir hatırlatmadır; bu durum, internet ve “sahte haberler” ile başlamadı,  ama, emeği silen, unutturan ve parayı değerli kılan kapitalist üretim tarzının kendisine bütünleşik gelişti.

Marx, ünlü yazısında, filozofların, değiştirmeye uygun olduğu zamanlarda,  dünyayı yalnızca yorumladıklarını belirtir. Fakat, bu tavsiye, göründüğünden  daha fazla karmaşıktır. Dünyayı değiştirmek için, onu ayrıca farklı görmek, yorumlamak zorundayız, ve bu yorumlama, bizlerin görme ve düşünme yollarımızda bir değişim gerekliliğini de öngörmektedir. “Occupy Wall Street” ve “yüzde 99 ile yüzde 1 arasındaki bölünmüşlüğün” eşitsizlik olarak gösterilmesini düşünün. Bu örnekte, yeni bir görme biçimi ve onu asıl değiştirme şekli arasındaki farklılaşmayı yapmanın oldukça güç olduğu görülmektedir. İkisi de yeni yorumlamalar ve dünyayı değiştirmek için yeni girişimlerin temeli olacak kısıtların birlikteliği gibi birlikte ortaya çıkmaktadır. Bu, asıl olarak dünyanın farklı yorumlamalarını yaratmak ve gerçekte değiştirmek arasındaki bağlantıları bulmamıza işaret eden, kırmak zorunda olduğumuz kısır bir döngüdür.

Jason Read, Southern Maine Üniversitesi Felsefe Bölümünde, doçent doktordur. “Bireyötesiliğin Siyaseti – the Politics of Transindividuality” Kitabının yazarıdır.

(*) Özgün İngilizce başlıkta, “Marx in Bizarro Wold”, yer alan  Bizarro Dünyası (İngilizce ‘Earth’den yola çıkılarak ‘Htrae’ olarak da tanınan), DC Comics tarafından yayınlanan Amerikan karikatür kitaplarında görünen kurgu gezegenin adıdır. 1960’larda yayımlanmaya başlanan, Htrae, başlangıçta Süpermen, Lois Lane ve çocukları iken daha sonraları, dünyanın en kötü dedektifi olan Batzarro da dahil diğer Bizarroları da içerecek şekilde, Bizarro ve yanındakilerinin yaşadığı, kübik şekilli gezegeni temsil etmektedir.  Popüler kültürde, “Bizarro Dünyası”, tersine dönmüş, beklentilerin zıttını içeren durum veya koşullara işaret eden anlamlarda kullanılmaktadır.

Çeviri: UnwahresLeben

Jason Read- 16 Mart 2018

Kaynak: https://lareviewofbooks.org/article/marx-in-bizarro-world/#!

Tags: , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑