İran

Published on Eylül 12th, 2018 | by Avrupa Forum 3

0

Suriye rejimi Kürdlere saldırırsa ayakta kalamaz

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, IMPNews’in sorularına verdiği yanıtlarda, Türk ordusu ile giriştikleri savaşı, Kandil operasyonundaki durumu, Suriye’de rejim ile Kürdler arasındaki görüşmelere dair tutumlarını, ABD, İran ve diğer bölge güçleri ile ilgili pozisyonlarını değerlendirdi. 

Cemil Bayık, Suriye yönetiminin Kürdlerle girişeceği bir savaşı kaybedeceğini vurgulayarak rejimin Kürdlere karşı girişilecek savaşın meşruiyeti olamayacağını ifade etti. Rejimin Kürdlerle savaşacak kapasitesi olmadığını da ifade eden Bayık, ‘Rusya’nın da terör gruplarıyla savaşta olduğu gibi Kürdlere yönelik savaşta Suriye’ye destek vermeyeceğini’ vurgulayarak, ‘Kürdlerle Suriye baştan itibaren savaşsaydı zaten rejim ayakta kalamazdı’ dedi.

Bayık, Kandil operasyonunun da seçim öncesi yapılan psikolojik bir harekat olduğunu, hükümetin şovenizmi şahlandırıp oylarını artırmayı hedeflediğini ifade ederek Türk ordusunun Kandil’in tümüne girmesinin mümkün olmadığını, ancak bu harekatla savaşın içerde daha da şiddetlemesini engelleme çabasında olduğunu söyledi.

Suriye yönetimi ile Rojava Kürdleri arasındaki görüşmelere dair de Bayık, rejim ile Rojava ve Kuzey Suriye Federasyonu arasındaki müzakerelerin kendilerini doğrudan ilgilendirmediğini, bu güçlerin kendi siyasi iradeleri ile süreci yürüttüklerini söyledi.

Bayık kendilerinin Rojava güçleriyle rejim arasındaki sorunların diyalog yoluyla çözülmesinden yana olduklarını ifade ederek, Rusya’nın rolüne dikkat çekti. ‘Rusya’nın aslında Türkiye’ye karşı bir şantaj olarak kullanmak, Türkiye’den daha fazla taviz almak için Kürdlerle ilişki kurmak gibi çirkin politika izlendiğini ve sonrasında Efrin’in işgali karşılığında anlaşmalar yaptığına’ dikkat çekti. Kürdler’in bunu gördüğü için benzer bir politikanın İdlip’te uygulanmasını kabul etmeyeceklerini, kendilerinin Türkiye’ye yönelik bir tehdit şeklinde kullanılarak Türkiye’den taviz koparma politikasının parçası olmasına izin vermeyeceklerini söyledi. Bayık, Kürdlerin bu dönemde daha dikkatli olmak durumunda oldukları uyarısında bulunarak, ‘İdlib’te eğer bir savaş olacaksa, Kürdler de buna katılacaksa, sadece İdlib’ten değil, Efrin’den de Türklerin ve onlara bağlı terör gruplarının atılması gerektiğini düşünürler’ dedi. Bayık’a göre ‘bu durum olursa Kürdler, Türk devleti ve kontrölündeki cihatçı gruplara yönelik bir savaş içinde yer alır.’

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık ile söyleşinin bu bölümünde konunun güncelliği açısından Kandil operasyonu, ABD, İran ve Erbil yönetimlerinin tavrı ve Rojava ile ilgili gelişmelere verdiği yanıtlara yer veriyoruz. Cemil Bayık’ın İMP News’in sorularına verdiği yanıtlar:

-Türk ordusunun Kandil operasyonu ne aşamada? Bölgede izole bir savaş sürüyor. Bu askeri harekatın gerçek amacı nedir? TSK’nin çatışmaları Kuzey’den Güney’e export ettiği, Kandil’e gitme iddiasının mümkün olmadığı ifade ediliyor. Ancak bu şekilde PKK güçlerini orada meşgul ederek savaşı kendi sınırları dışına taşıdığı yorumlarına ne diyorsunuz?

AKP-MHP iktidarı şovenizmi şahlandırarak iktidarını ayakta tuttuğu için, 24 Haziran seçimleri öncesinde Kandil’e operasyon yapacakları biçiminde bir psikolojik harekât başlattı. Daha önce zaten Türkiye’nin sınırları dışında olan Güney Kürdistan’daki Bradost alanında bulunan Lelikan tepesini ve çevresindeki bir başka tepeye uçakların yoğun bombardımanı altında indirme yaparak işgal etmişti. Eğer Türk ordusu oralarda rahat hareket etme kabiliyeti bulsaydı ve yine sınırda bazı yerleri tümden kontrol edebilseydi belki o zaman Kandil’e doğru bir hareket mümkün olabilirdi. Ancak indirme yaptığı yerlerde Türk ordusuna gerilla güçlerimiz seri sadırılarla ağır darbeler vurunca, daha derinliklere gitme hedefleri engellenmiş oldu.

Şunu rahatlıkla belirtmeliyim ki, Kandil operasyonu seçim öncesi yapılan tamamen bir psikolojik savaştı. Şovenizmi şahlandırıp oylarını artırmayı hedefliyorlardı. Biz, yüz kilometreden daha fazla bir alandan gerillayı aşarak Kandil’e doğru ilerlemesinin mümkün olmadığını dile getirmiştik. Savaşın Kandil’e kadar taşınması durumunda, bunun Türk Ordusu ve dolayısıyla devlet için ağır sonuçları olacağını da belirttik. Bizim öngörülerimiz seçim öncesi belki bir tepeye indirme yapabilir biçiminde zayıf bir olasılık olsa da vardı. Bunun dışında Kandil’in tümüne girip, işgal etmeleri zaten mümkün değil. Yine bize göre çok zayıf bir olasılıkla da olsa seçimi kazanmak için büyük kayıpları göze alarak KDP’nin de desteğiyle, sırtını KDP alanlarına dayayarak bir tepeye indirme yapıp bunun propagandasını yaparak seçim kazanmak isteyebileceği şeklindeydi. Biz de bu olasılığa göre gerekli tedbirleri almıştık. Bu anlamda Kandil’e girmeleri zordur.

-Savaşın Güney’e taşınması konusunda ne dersiniz? Bir de sınırlara fiziki engel koyma girişimleri var.

Sizin de belirttiğiniz gibi, Türk devleti elinden geldiğince savaşın Bakur’da yoğunlaşmasının önüne geçmek ve set çekmek istiyor. Lelikan’ın işgali de sınırlardaki operasyonları da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Zaten Türk devleti şu anda Hatay’dan neredeyse Ermenistan sınırına kadar, yani Suriye, Irak, İran, bütün sınırları duvarlarla örmüş durumda. Berlin duvarına utanç duvarı deniyordu, İsrail’in ördüğü duvardan en fazla Türk devleti söz ediyordu. Şimdi kendileri bunun yüz katı duvar örmüş durumda. Türkiye-Irak sınırını karakollar ve her türlü teknik donanımla hem fiziki hem tekniki duvar haline getirmek için gece gündüz çalışmalar yapıyor. Bu yönüyle savaşı Bakur içlerine doğru daha da şiddetlemesini engelleme çabaları olduğu görülüyor. Ancak Bakur’da savaşı engellemesi ve durdurması mümkün değildir. Savaş Bakur’da sürüyor ve 40-42 yıllık bir siyasal, toplumsal, kültürel tabanı var. Esas olarak savaşın güç kaynağı Bakurê Kürdistan’dır. Bu açıdan Türk devleti savaşı Bakur’un sınırları dışında tutmak istese de, asıl sorun ordadır. Tarihsel, toplumsal, siyasal temel içerdedir. Bu açıdan bunu kısmen engellemeye çalışsa da, esas olarak engellemesi mümkün değildir.

‘Türk devleti PKK’yi ezmek için KDP’yi kullanıyor’

-Türk ordusunun Güney’e bu derece derinlikli ve kapsamlı operasyon yapmasına ABD, İran ve Erbil yönetimlerinin geçmişe göre sessiz kaldığı görülüyor. Bunun bir anlamı var mı?

Türk ordusunun Irak ve Başur sınırlarını aşarak gerilla alanlarına girmesi yeni değil. Defalarca sınır ötesi askeri operasyonlar yaptı. Artık sayısını geçekten biz de unutttuk. Bunların çoğunda zaten ABD’nin ve KDP’nin desteği vardı. ABD ve KDP’nin hiçbir zaman bu tür operasyon ve saldırılara sesini yükselttiğini, karşı çıktığını duymadık görmedik. Bazen Kürd toplumunun tepkisini çekmemek için politik olarak ‘dostlar pazarda görsün’ misali sınırlı bazı tepkiler ifade edilmiştir. Ama esas olarak duruş ve tutum olarak Türk devletinin Başurê Kürdistan’a yönelik saldırılarına karşı koyuş olmamıştır. Hatta bu tür sınır ötesi büyük operasyonlarının tümünde KDP’yle işbirliği yapılmıştır. Çünkü Türk devleti esas olarak KDP’yle işbirliği yapmadan, desteğini almadan bu alanlara kapsamlı operasyon yapması zordur. KDP’den destek almadığı sürece bu alanın kendii için bataklık haline geleceğini iyi biliyor. Bu açıdan her zaman destek almıştır. Bazı destekler açıktan olmamış olsa da, Türk devletinin saldırılarına tavır alınmamıştır. Böyle bir siyasal yaklaşımı yoktur. Türk devleti PKK’yi ezmek için KDP’yi kullanıyor. KDP’de PKK’yi zayıflatmak için Türk devletini kullanıyor.

-İran’ın pozisyonu neden böyle, sonuçta iki devlet arasında bir de bölgesel çelişkiler var? 

Karşılıklı çıkara dayalı politik bir yaklaşım var. İran’ın durumu tabi biraz daha farklıdır. İran da aslında şimdiye kadar Türk devletinin operasyonlarına ciddi bir tepki göstermemiştir. Ama zaman zaman rahatsızlıklarını ortaya koymuştur. Bazen de aslında PKK’nin zayıflatılması açısından göz yumulmuştur, desteklenmiştir. Bu destek belki doğrudan Türk ve İran ordularının ortak hareketleri olmamış ama sınırı kapatarak, farklı yollardan Türk devletinin operasyonlarına destek verilmiştir. İran ve Türkiye arasındaki ilişkiler çelişkili ve karmaşıktır. Bir taraftan ilişki kurulup destek verebilir, diğer taraftan karşı çıkabilir. Çünkü Türkiye’yle İran genelde stratejik olarak Ortadoğu politikalarında karşı karşıya olan, stratejileri ve politikaları bir birleriyle çatışan iki ülkedir. Ama sıra Kürd sorununa geldiğinde her zaman bir uzlaşma yolu bulurlar. PKK’yi zayıflatma konusundaki hareketlere İran sessiz kalır ama PKK üzerinden Irak ve Ortadoğu’ya hakim ve etkili olma politikalarını da kabul etmez. Böyle karmaşık, çelişkili bir yaklaşım vardır.

-Ancak Türkiye bu politika ile güçleniyor da. Bu durumda İran’ın Türkiye’nin bu operasyonlarına karşı sesiz kalmasını neye bağlıyorsunuz?

Yakın zamandaki operasyonlardan da İran’ın politik olarak rahatsız olması gerekiyor. Özellikle Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki politikası dikkate alındığında bu sınır ötesi askeri hareketlerden İran’ın rahatsız olacağını ya da olduğunu söylemek mümkün. Politik olarak böyle olması gerektiğini düşünüyoruz. Ancak şu anda ABD’yle belirli düzeyde çelişki yaşadıklarından Türk devletini ABD’den uzak tutmak, Türkiye’nin ABD’yle birlikte kendi üzerine gelmesini engellemek açısından operasyonlara göz yumması, sessiz kalması gibi bir durum bulunuyor. İran’ın sessizliğinin arka planında böyle bir politik yaklaşımın olduğunu söyleyebiliriz.

‘ABD-Türkiye kavgası bir nevi kayıkçı kavgasıdır’

-Türkiye ve ABD arasındaki bu gerginlik sizce ciddi bir çatışmanın ayak sesleri mi, yoksa bir tür kayıkçı kavgası mı?

ABD zaten Türkiye’nin saldırılarına sessiz kalıyor. Dikkat edin birçok konuda ABD’yle Türkiye arasında sorunlar var, bir birlerine çok ciddi şeyler söylüyorlar. Özellikle Erdoğan şovenizmi şahlandırıp kamuoyu desteği almak için birçok şey söylüyor. Ama sıra askeri işbirliğine gelince, NATO içi işbirliğine gelince, Başurê Kürdistan’daki askeri operasyonlarına gelince ABD’nin hiç bir biçimde sesi çıkmıyor. Bu bakımdan ABD eskiden de sessizdi. Aralarında sorunlar var, belli düzeyde ses çıkarır, karşı çıkar gibi bir beklenti içinde olmamak gerekiyor zaten. ABD’yle Türkiye ilişkileri esas olarak çıkar üzerine dayanıyor. Ancak ikisi de birbirini bırakacak durumda değil. Özellikle Türkiye’nin NATO’yu bırakması mümkün değil. Nitekim şimdiye kadar NATO’ya yönelik tek bir cümle kurmuş değiller. Türkiye NATO’yu bıraktığı zaman başına geleceklerden korkar, ürker. Türkiye üzerinde birçok hesabın, politikanın devreye gireceğini düşünür. Tüm bu nedenlerden dolayı NATO’dan çıkmaz. ABD’yle kavgası bir nevi kayıkçı kavgasıdır. Özellikle içe yönelik kavgadır. Eğer temel konularda bir kavga olsaydı NATO’ya karşı çıkması gerekiyordu. Çünkü NATO’nun esas gücü de ABD’dir. ABD olmazsa ortada NATO mu kalır! Bu yönüyle Türkiye’yle ABD’nin çeşitli konularda çelişkileri olsa da NATO çerçevesinde ortaklıkları devam ediyor. Askeri alandaki ilişkileri devam ediyor. Türkiye NATO’yu ve müttefiklerini bırakamaz. ABD de NATO’da Türkiye’ye belki soğuk savaş dönemindeki düzeyde önem vermese de Türkiye’yi bırakmaz. Bu açıdan da Başur’a yönelik saldırılara ABD’nin sessiz kalması anlaşılır bir durumdur.

-Rojava’da rejim ile Kürd güçleri arasında müzakerelere başlandı. Sizin bu görüşmelerdeki pozisyonunuz nedir? Bu görüşmeler bağlamında sizin olmazsa olmazlarınız, kırmızı çizgileriniz var mıdır?

Rojava devrimci güçleri ve Kuzey Suriye Federasyonu ile rejim arasındaki müzakereler bizi doğrudan ilgilendirmiyor. Onların kendi siyasi iradeleri var. Önder Apo’dan etkilenmiş hareketler olsalar da ayrı örgütleriz. Ayrı politikalarımız bulunmaktadır. Ancak biz her zaman Rojava devrimci güçleriyle rejim arasındaki sorunların diyalog yoluyla çözülmesinden yana olduk. Bizim yaklaşımlarımız hep böyle oldu. Özellikle Önder Apo’nun uzun yıllar Suriye’de kalması, Suriye halkıyla, toplumuyla ilişkilerde bulunması bizim açımızdan sorunun diyalog yoluyla çözülmesi istemizin temel etkenlerinden biridir. Öte yandan Önder Apo’nun çizgisinde devletleri bölerek, ayrı devlet ya da devletçikler kurarak bir çözüm politikası yoktur. Önder Apo’nun çizgisi demokratikleşme temelinde sorunların çözülmesi yönündedir. Bu yönüyle bizler sorunun Türkiye’de, Irak’ta, İran’da ve Suriye’de demokratikleşme temelinde çözümünden yanayız. Demokratikleşme olmadan sorunları çözmek mümkün değildir. Nitekim önemli adımlar atılmış olsa da Irak’ta Kürdlerle merkezi iktidar arasında sorun hala tam olarak çözülememiştir. Çünkü ne Irak demokratikleşti ne de Başurê Kürdistan da demokratik zihniyet gelişebildi. Demokratik anlayış ve zihniyetin gelişmediği yerde karşılıklı milliyetçi eğilimler ne yazık ki ortaya çıkıyor. Bu milliyetçi eğilimler de sorunların çözümünü kolaylaştıran değil, zorlaştıran, çıkmaza sokan önemli etkenler oluyor. Irak’ta bile bu olduğuna göre Türkiye’de, Suriye’de ve İran’da devletçi ve milliyetçi eğilimlerin ve ulus devletçi anlayışların sorunları çözmeyeceği çok açıktır. Ulus devlet anlayış sorunları çözmez. Biz tüm farklı etnik ve dinsel toplulukların demokratik temelde bir arada yaşamasını esas alan demokratik ulus anlayışına sahibiz.

-Peki Rojava’da YPG ve diğer kurumlar sizin görüşlerinize ne kadar yakın duruyorlar?

Rojava devrimcileri de Önderlik çizgisinde demokratik ulus anlayışına sahip. Merkeziyetçi ulus devlet yerine yerel demokrasinin ve özerkliklerin olduğu bir çözüm anlayışı var. Bizim açımızdan yerel demokrasiye dayalı, özerkliklere dayalı çözümün olması tercih edilir. Biz daha önce de defalarca dile getirdik. Kürdler, Araplar, Süryaniler Kuzey Suriye Federasyonu’nu kurarken bunu bir bölünme etkeni olarak gündeme getirmediler. Birlik etkeni olarak ortaya koydular. Kürdler Araplarla, Süryanilerle Kuzey Suriye Federasyonu’nu kurarak Arapların, Süryanilerin iradesini tanıyarak,  Rojava Kürdistan’ıyla sınırlı bir özerklikle ya da böyle farklı bir anlayışla Suriye’nin bölünmesinden yana olmadıklarını ortaya koydular. Rojava bu iradesiyle Araplarla, Süryanilerle ortak mücadele ederek bunu ortaya koydu. Şu anda zaten askeri güçlerin çoğunluğu Araplar, Süryaniler, Türkmenler ve Çerkezlerden oluşmaktadır.

Bizim açımızdan Rojava ve Kuzey Suriye’yle ilgili kırmızı çizgi diye bir şey yoktur. Çünkü biz bu işin tarafı değiliz. Ama biz Ortadoğu’da ulus devlet anlayışıyla sorunun çözülemeyeceğine inanıyoruz. Bu bakımdan demokratik ulus anlayışına dayalı, yani tüm etnik ve dinsel farklılıkların kendi kimliğiyle, diliyle, kültürüyle, inancıyla özgür yaşadığı, siyasi irade olduğu ve çoğunluğu bulunduğu alanlarda da özerkliklerini yaşadıkları bir sistemin olmasından yanayız. Bunu Türkiye için de, İran için de, Irak için de savunuyoruz.

-Bu inanç toplulukları içinde geçerli olan bir düşünce mi, çünkü onların bir alanda çoğunluğu olmaya bilir, buna nasıl bir çözüm öneriyorsunuz?

Tabi inanç topluluklarının durumu biraz farklı. Onlar belki bir yerde yoğun olmayabilirler ama onlar da kendi inançları, kendileriyle ilgili konularda kesinlikle özerk olmalılar. Ne yazık ki kapitalist modernitenin 300 yıllık Ortadoğu’ya girişi sorunları ağırlaştırmıştır. Mezhepçiliği de, dinciliği de, milliyetçiliği de körüklemiştir. Ve bu Ortadoğu’da sorunları çıkmaza koymuştur. Bu bakımdan demokratik ulus anlayışı milliyetçiliğin de, mezhepçiliğin de dinsel karşıtlık ve düşmanlıkların da pan zehridir. Bu yönüyle biz merkeziyetçi olmayan demokratik ulus anlayışıyla Suriye’de sorunların çözümünden yanayız. Kürdlerin orada kendi kimlik ve kültürleriyle özgürlüklerini yaşaması, siyasi irade olmaları, kendi kendilerini yönetmeleri Suriye’nin birliğini güçlendirir. Suriye’nin birliğine zarar vermez. Suriye’nin birliği temelinde anlayışlı davranılırsa, demokratik yaklaşım gösterilirse sorunların müzakerelerle çözüleceğine inanıyoruz.

 -Suriye rejimi YPG (SDG) güçlerinin İdlib savaşına katılmasını istediği basına yansıdı. Ancak YPG’nin müzakerelerin ve Rojava’nın statüsü belirginleşmeden, bağıtlanmadan, böyle bir operasyona katılmaktan yana olmadığı bildiriliyor. Siz ne dersiniz?

Doğrudur, biz de bunu basından takib ediyoruz. Ama YPG’de SDG’de İdlip savaşına katılma koşullarının olduklarını belirttiler. Tabi ki İdlip’te bulunan cihatçı gruplar Türk devletiyle bağlantılıdırlar. Bunlar Türk devletiyle ortak hareket ediyorlar. Türk devletinin yönlendirdiği gruplardır. Bu açıdan Türk devletinin Suriye’den çıkarılması tabi ki Kürdlerin de arzusudur. Çünkü Türkiye buna benzer terör gruplarıyla Efrin’i de işgal etti. Yine Rojava devriminin diğer alanlarını da tehdit etmektedir. Bu açıdan tabi ki Kürdler, Türkiye’nin Suriye’nin tümünden çıkarılmasını ve atılmasını isterler. Ama Efrin’de bir pratik var; Rusya gitti Efrin’e yerleşti, oradaki devrimci güçlerle ilişki kurdu. Sonrasında pazarlıklar sonucu Efrin işgaline göz yumdu, yol verdi. Şimdi anlaşılıyor ki aslında Kürdlerle ilişkiyi Türkiye’ye karşı bir şantaj olarak kullanmak, Türkiye’den daha fazla taviz almak için bu ilişkiyi geliştirmiş. Yani böylesi bir çirkin politika izlendi. Ondan sonra Türk devletinin Efrin’i işgal etmesi karşılığında birçok alanda bu terör gruplarının satılması ve çıkarılması anlaşması yapıldı. Bunu Kürdler gördü. Bu açıdan benzer bir politikanın İdlip’te uygulanmasını Kürdler kabul etmez. Yani Kürdler Türkiye’ye yönelik bir tehdit olarak kullanarak Türkiye’den taviz koparma politikasının parçası olamazlar. Çünkü Kürdleri şantaj ve tehdit aracı olarak kullanılıp, karşılığında da terör gruplarını İdlib’ten çıkaracak ve Kürdlerin aleyhinde de bazı anlaşmalar yapabilirler. Bu bakımdan Kürdler bu dönemde biraz daha dikkatli olmak durumundadırlar. Özellikle İdlib’te eğer bir savaş olacaksa, Kürdler de buna katılacaksa, Kürdler sadece İdlib’ten Türklerin atılmasını kabul edemezler. Hemen İdlip’in yanı başında Efrin’de de Türk devletine bağlı terör gruplarının atılması gerektiğini düşünürler. Eğer İdlib’le Efrin’deki teröristlerin atılmasıyla birlikte düşünülürse o zaman Kürdler tabi ki Türk devleti ve kontrölündeki cihatçı gruplara yönelik bir savaş içinde yer alır.

-Türkiye’nin Rusya’ya sunduğu öneriler içinde bazı bölgelerin kendisine bırakılmasını istediğini IMPNews’de yazdık. Bu talep ne anlama geliyor?

Şu anda hala Türkiye ile Rusya arasındaki pazarlıklarda yine Kürdlerin konumu tartışılmaktadır. Türkiye Tıl Rıfat, Şehba ve Minbic karşılığında İdlib’i bırakma önerisi getirmiştir. Türkiye buraları işgal ederek Kürdleri daha fazla kuşatmayı ve Efrin’i tümden Kürd coğrafyası olmaktan çıkarmayı hedefliyor. Rusya’yla Türkiye arasında böyle bir çirkin pazarlık sürmektedir. Ancak yansımalara bakılırsa bu konuda daha tam anlaşmış değiller. Ama anlaşma ihtimalleri de söz konusudur tabi.

Kürdler, Türk devleti ve cihatçı grupların Suriye’nin her yerinden çıkarılmasını isterler ama kendi sırtlarından Türkiye’yle pazarlık yapma ve bu pazarlığın bir yönünde Kürdlerin aleyhine olması durumunu kabul edemezler. Bu açıdan herhalde Kürdler bütün bunları hesaplayarak dikkatli davranıyorlar. Eğer kendi istedikleri düzeyde bir uzlaşma olursa o zaman İdlib operasyonuna katılabilirler. Çünkü Kürdler ve Kuzey Suriye Güçleri kendilerini aynı zamanda Suriye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Türkiye ise dışardan gelen, Suriye’yi işgal eden bir güçtür. Suriye’nin parçası olan Kuzey Suriye Federasyonu güçlerinin Türk devletiyle işbirlikçilerine yönelik bir savaş içinde yer alması anlaşılır bir durumdur. Ama bunu Suriye’nin demokratikleşmesi ve Kürdler dahil tüm kimliklerin kendi kimliğiyle, kültürüyle, diliyle özgür yaşama iradelerinin tanınması ve anayasal güvenceye alınmasıyla olur. Kürdlerin özgür yaşam iradelerinin bir parçası olan Efrin’de Türk devletinin çıkarılması konusunda Rusya’nın ve Suriye’nin de bir irade ortaya koyması gerektiğini düşünüyorum. Bizim yaklaşımımız böyle ama oradaki dengeler, ilişkiler nasıl, bunu tümden bilebilecek durumda değiliz. Bu yönüyle zaten şöyle olsun ya da böyle olsun gibi bir yaklaşım içinde olamayız. Ama genel olarak yaklaşımımız böyledir. Tabi ki uzlaşırlarsa İdlib’te Türk devleti ve bağlı terör gruplarının çıkarılması konusunda ortak hareket edebilirler.

‘Rusya’nın ABD karşısında İran’ı savunması söz konusu olamaz’

-ABD’nin Rusya’dan istediğini alması halinde, (örneğin İran güçlerinin Suriye’den çıkarılması, İsrail’in Suriye’den tehdit edilmemesi gibi) Rojava’da YPG’yi Suriye’nin olası bir saldırısına karşı savunmasız bırakma olasılığı var mı sizce? YPG, böylesi bir durumda Rojava’daki kazanımlarını koruyabilir mi? Suriye rejimi ile bir çatışma söz konusu olabilir mi?

ABD ile Rusya’nın Suriye’de zımni de olsa belirli konularda uzlaştıkları bilinmektedir. ABD’yle Rusya’nın 1. ve 2. Dünya Savaşında ve soğuk savaşta olduğu gibi Suriye’de doğrudan karşı karşıya gelmeleri söz konusu olamaz. Bu hem küresel kapitalist aşamanın geldiği noktadır hem de sermayenin ve metaların serbest ve güvenli dolaşımını koşullayan tüketim toplumunun gereğidir. Suriye’de eğer birbirlerine yönelik açık tutum aldıkları takdirde bunun her ikisinin de çıkarlarına olmayacaklarını bildiklerinden bir mücadele içinde olsalar da bu mücadelenin belli sınırları vardır. Nitekim dikkat edilirse bir mücadele var ama bir birlerine karşı doğrudan herhangi bir eylem yok. Doğrudan karşı karşıya gelmemeye dikkat ediyorlar. Sadece Rusya ile ABD dikkat etmiyor, buna Suriye de, İran da dikkat ediyor.

ABD’nin Suriye’de İran’ı istemediği açıktır. Bu yönüyle Rusya’nın da ABD’nin bu isteği karşısında İran’ı savunması söz konusu olamaz. Hatta Rusya; Suriye’de İran etkisizleşirse kendisi daha güçlü hale gelir. Bu açıdan da Rusya’nın ABD’nin İran’ı Suriye’den çıkarma politikasına direnmesi düşünülemez. Ancak İran’ın Suriye’de ilişkileri köklüdür. Rusya uzaktır; tekniğiyle, silahıyla giriyor ama Suriye’de Hizbullah savaştı, İran’ın bu savaşta etkisi oldu. Bu açıdan İran’ın etkisini kolay kolay Suriye’de kırmak zordur. İran, ‘Suriye’de sonuna kadar kalacağım’ diyen bir politika izlemez. Çıkacağını söyler ama hemen de çıkmaz.

-Peki ABD, Suriye’nin Rojava’ya olası bir saldırısına karşı tutum alır mı?

Sorun ABD Rojava’da Suriye’nin olası saldırısına karşı tutum alır mı almaz mı sorusundan ötedir. Suriye rejimi eğer Kürdlere karşı tutum alırsa ayakta kalamaz. Kürdlerle bir savaş kendisinin kaybetmesi anlamına gelir. Eğer Kürdlerle Suriye baştan itibaren savaşsaydı zaten rejim ayakta kalamazdı. Çünkü rejimin Kürdlere karşı savaşta meşruiyeti yoktur. Suriye’nin birliği diyerek bu meşruiyeti sağlayamaz. Ama terör gruplarına karşı savaş yürütmede Suriye rejiminin bir meşruiyeti vardır. Öte yandan ABD ve İsrail de radikal İslamcı güçlerin kazanmasını istemedi. Suriye rejimi de bu koşulları değerlendirerek kendisini ayakta tuttu. Ama ne Kürdlerle savaşacak kapasitesi vardır, ne de Rusya’nın terör gruplarıyla savaşta olduğu gibi Kürdlere yönelik savaşta Suriye’ye destek vermez. Bu yönüyle Suriye rejimi ile Kürdler arasında zaman zaman belli yerlerde çatışmalar gündeme gelse de topyekûn bir savaşa dönüşmez. Topyekûn bir savaş Suriye rejimini yıkar. Suriye kaybeder. Rojava devrimcileriyle Kuzey Suriye Federasyonu böyle bir saldırı karşısında kaybeden değil kazanan taraf olur. Bunu Suriye de bilmektedir.

Suriye rejimi terör gruplarına yönelik yürüttüğü bir savaşı Kürdlere karşı sürdüremez. Sürdürme koşulları da yoktur. Ancak Suriye ben şuraya da, buraya da gireceğim, yine hakim olacağım, diyor. Bu da gerçekçi bir durum değildir. Artık ortada eski Suriye yoktur. Köprünün altından çok sular akmıştır. Suriye rejimi değişmeden yeni bir Suriye kurulamaz. Bırakalım Kürdler üzerinde eski egemenliği sürdürmesini, iç savaş döneminde cihatçılara önemli destek vermiş Sünni Araplar üzerinde bile eskisi gibi bir denetimi olamaz. Eski biçimde yönetim olduğu takdirde istikrar sağlayamaz. Bu bakımdan biz Suriye rejimi ile Kürdler arasında bir çatışmayı çok olası görmüyoruz.

-Çatışma olmaz demek mümkün mü?

Tabi ki ‘hiç olmaz’ diye bir şey de söylenemez. Çünkü Suriye rejiminde klasik iktidar ve merkeziyetçi anlayış var. Milliyetçi BAAS geleneği olduğundan ulus devletçi anlayışı kolay kolay bırakmaz. Otoriter anlayışı bırakmak kolay değildir. Bu alışkanlıktır, zihniyettir. Bu açıdan bu rejimin rasyonel düşüneceğini beklememek gerekiyor. Zaten rasyonel düşünülseydi birçok savaş ortaya çıkmazdı. Bu yönüyle Kuzey Suriye Federasyonu da, Rojava devrimcileri de her ihtimale karşı tedbirli olacaklardır. Böyle bir çatışma ve savaş olduğunda tabi ki direnirler. Ama böyle bir çatışma ve savaşta Suriye rejiminin kazanması mümkün değildir.

-İran ve Irak’ta siyasi gerginlik gün geçtikçe yükselmekte. Burdaki gelişmeler sizi nasıl etkiliyecek, size yansımaları nasıl olacak, neler öngörüyorsunuz?

Kuşkusuz Kürd sorunu bütün bölge ülkelerini ve Ortadoğu’yu etkilediği gibi Ortadoğu’da yaşanan her gelişme Kürd halkının özgürlük mücadelesini etkilemektedir. Özellikle de İran, Suriye, Irak ve Türkiye’deki gelişmeler Kürd özgürlük hareketini doğrudan etkilemektedir. Bizim açımızdan İran ve Irak’ta demokratikleşme doğrultusunda gelişecek her adım olumludur. Tercih edilendir. Irak’ta da İran’da da halk hareketleri var ve halk demokratikleşme istiyor. Bu anlaşılır bir durumdur. Sadece İran ve Irak’ta değil, aslında bütün Ortadoğu’da artık halklar demokratikleşme istiyor. Ortadoğu halkları ayağa kalkmıştır. Eski otoriter rejimleri, beş bin yıllık merkeziyetçi rejimleri kabul etmiyor. Artık rejimlerin demokratikleşmesini, özgürlük alanlarının genişlemesini istiyor. Tabi ki Ortadoğu’nun demokratikleşme dinamikleriyle Avrupa’nın veyahut da dünyanın başka yerlerindeki demokratikleşme dinamikleri farklıdır. Ortadoğu’nun demokratikleşmesi daha çok toplumcu olacaktır. Hatta Ortadoğu’da demokratikleşme yaşandığında Avrupa’da demokratik olduğu söylenen ilkelerden daha kapsamlı ve derinlikli demokratikleşmelerin olacağına inanıyoruz. Biz tabi İran’da, Irak’ta halk hareketlerinin toplumun taleplerini temsil ettiğini, bunların dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz. Bütün halk hareketleri Ortadoğu’da demokrasinin gelişmesi açısından önemli etkide ve katkıda bulunuyorlar. Ancak biz kesinlikle dış müdahalelere karşıyız. İran’a da Irak’a da dış müdahalelerden yana değiliz. Müdahalelerin sorunları çözeceğini düşünmüyoruz. Önder Apo’nun devletçi zihniyetten uzak demokratik topluma ve yerel demokrasiye dayalı çözüm projelerini tüm sorunları çözümünü sağlayacağına inanıyoruz. Bu açıdan İran’da da Irak’ta da farklı toplulukların özyönetim ve özerkliklere dayalı olarak mevcut sınırlar içinde sorunlarını çözmelerinin daha doğru olduğunu düşünüyoruz. Bizim tutumumuz ve teşvikimiz bu yönlü olmaktadır.

-Arap Baharı denilen halk hareketlerinin bu temelde geliştiğini ve taleplerinin daha geniş hak ve özgürlük olduğu şeklinde değerlendirilmekte, ancak bunun sonucunda özellikle Irak’ta ve çevre ülkelerde yarattığı kaos hala devam etmekte, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ortadoğu’daki halkların tarihe dayanan toplumsal karakterleri onların demokratik iradelerini de ve özgürlük bilinçlerini de ortaya çıkarmaktadır. Ortadoğu halkları kendi tarihsel toplumsal dinamiklerine dayanarak tek tek ülkeleri, bir bütün olarak da Ortadoğu’yu demokratikleştirebilirler. Ortadoğu’nun böyle bir potansiyeli olduğunu son yıllarda çok iyi görmüş bulunuyoruz. Hatta dünyanın başka yerlerinde bu yönlü halk hareketleri olmazken Ortadoğu’da Arap Baharı denen kapsamlı halk hareketleri yaşandı. Yine birçok ülkede mevcut otoriter iktidarlara karşı halk hareketleri ortaya çıktı. İran’da da Irak’ta da Başurê Kürdistan’da da bu halk hareketleri görüldü. Türkiye’de de görülüyor. Bu açıdan Ortadoğu’da artık halk iradesi de kendisini ortaya koymuştur. Biz Irak’ta da sorunların demokratikleşme doğrultusunda çözüleceğine inanıyoruz. Ne merkezi ulus devletle olabilir ne de herhangi bir etnik ve mezhebi grubun devlet arayışıyla sorunlar çözülebilir. Irak’ta da sorunların demokratikleşme temelinde çözülmesinin esas alınması gerekir. Böyle yaklaşılırsa biz Irak’ta sorunların çözüleceğine inanıyoruz. Kürdlerin de Sünni Arapların da Şii Türkmenlerin de Ezdi Kürdlerin de sorunları da böyle çözülebilir. Zaten Ortadoğu’da halkların sorunlarını demokratikleşme doğrultusunda çözülmesi eğilimi giderek güçlenmektedir. Halkın bu yönlü eğilimleri ve istekleri olduğu gibi artık yönetenler de eskisi gibi yönetemeyeceklerini görerek demokratikleşme doğrultusunda adım atmak zorunda kalacaklardır. Ama şöyle bir handikap var; egemen güçler tarih boyu binlerce yıllık devletçi otoriter gelenekten dolayı demokratikleşme doğrultusunda kolay kolay adım atmıyorlar. Çünkü bir kültür ve gelenek yerleşmiş. Bir devletçi zihniyet var bu coğrafyada. Ama halkların iradesi karşısında bütün yönetimlerin iradesi hizaya gelmek durumunda. Halkların iradesini dikkate almak durumunda. Bu bakımdan biz önümüzdeki dönemlerde halkların iradesi doğrultusunda gelişmelerin olacağına inanıyoruz. Bizim demokratik topluma dayalı ulus devletçi olmayan, tüm farklılıkları kabul eden demokratik ulus anlayışımızın bütün Ortadoğu devletleri açısından çözüm modeli, projesi olduğunu düşünüyoruz. Bu bakımdan Önder Apo çizgisinin Ortadoğu’da her gün daha fazla etkili olacağı, sonuç alacağı ve bu çerçevede siyasi gelişmelerin ve sorunların çözüm adımlarının atılacağına da inanıyoruz.

 

Tags: , , , , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑