Türkiye

Published on Ağustos 19th, 2018 | by Avrupa Forum 7

0

Sol “mahalle intiharına” cesaret edecek mi?

Foti Benlisoy

Hakkında pek çok alametin belirdiği müstakbel iktisadi buhran üzerine çokça yazılıp çiziliyor. Ancak “piyasa ekonomisinin” mahut gel gitlerine has gelip geçici bir şok dalgasından ziyade yapısal, yani uzun süreli olacağı anlaşılan krizin doğurabileceği siyasal sonuçlar üzerinde hakkıyla durulduğu söylenemez. Oysa 2001’deki ani çöküşün yol açtığı siyasal alt üst oluş (merkez sağın çözülüşü) hafızalarda tazeyken siyasal değerlendirmelerin, sanki her şey yerli yerinde kalmaya devam edecek, yarın bugünün bir tekrarından ibaret olacakmış gibi bir rutine sıkışmış olması akıl alır şey değil.
Türkiye’nin hiç değilse son on beş yılına damgasını vuran siyasal polarizasyonun, şu “bloklar” ya da “mahalleler” siyasetinin, yapısal bir krizin yaratması olası sosyal ve ekonomik yıkımı yarasız atlatması mümkün değildir. Böyle bir krizin mevcut temsil mekanizmalarını sarsması, siyasal partilerin ve sair kitle örgütlerinin tabanlarıyla kurduğu ilişkide ciddi değişimleri kışkırtması ve yaygın siyasal konum değişmelerine yol açması olasıdır. Can yakıcı sonuçları zamana yayılacak bir sermaye birikim rejimi krizi, büyük siyasal tektonik kaymalara, yani siyasal davranışta sola ve belki daha da sağa hızlı savrulmalara ve hatta beklenmedik bilinç sıçramalarına yol açmaya adaydır.
Kısacası, içine sıkıştırıldığımız istibdat cenderesini mümkün kılan siyasal (“mahalleler” arası kutuplaşma) ve sosyal-sınıfsal (emeğin siyasal takatsizliği) güçler dengesini şiddetle sarsması muhtemel bir yeni durumun kıyısında olduğumuz rahatlıkla ifade edilebilir. Radikal ya da devrimci etiketli sol ise (bu “sola” kent ve ekoloji mücadelelerinden feminist ve LGBTİ hareketlerine toplumsal mücadeleler alanının antikapitalist sektörünü de dahil etmeli) bu sarsıntıya bütünüyle hazırlıksız yakalanacak gibidir. Bu sol Gezi sırasında kısa bir an için inisiyatif kazanmış olsa da sonrasında seçimcilik ve ehven-i şerciliğin etkisinde sınıf içeriği olmayan “sade suya tirit” bir Erdoğan karşıtlığının pençesine düşerek bağımsız siyasal müdahale kapasitesini yitirmiş, “muhalif” mahallenin biraz “hırçın” ama etkisiz bir küçük parçasına dönüşmüştür.
Oysa tam da şimdi, bu görünüşte radikal ama açık sınıf muhtevasından yoksun mahalle içi muhalifliğinin kesinliklerinden kopmanın zamanıdır. Önümüzdeki dönemde krizin sonuçlarının (iflaslar, kitlesel işten çıkarmalar, ücretlerin dondurulması, hayat pahalılığı, döndürülemeyen borçlar vs.) sahip olmayanlar arasındaki mahalle sınırlarını belirsizleştireceği bir aralığın ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. O bahsedilen sıfatlara sahip solun bu aralıktan geçerek ait olduğunu sandığı mahalleden siyaseten hicret etmesi ve adeta aslına rücu etmesi mümkün hale gelecektir. Bu siyasi hicreti, Portekiz sömürgeciliğinin 1973’te katlettiği Gineli devrimci Amilcar Cabral’ın meşhur tabirine (sınıf intiharı) atıfla “mahalle intiharı” olarak adlandırmak mümkün.
Bu “intihar”, yani “mahalle siyasetinden” ve onun duyarlılık, söylem ve eylemlilik biçimlerinden bilinçli kopuş, birbiriyle bağlantılı ve biri yakın, diğeri uzun vadeli iki muhtemel mecra aracılığıyla gerçekleşebilir: Birincisi ve kısa vadelisi, solun içerisinde bulunduğu “mahallenin” siyaset etme biçimleri ve siyasal kabullerini sarsmaya, bunları ihlal edip radikal bir biçimde dönüştürmeye girişmesidir. Yukarıda anılan sol bunu Gezi sırasında, kurumsal olmayan siyaset etme araç ve kanallarıyla ve toplumsal dönüşüm özlemini “hemen şimdi ve burada”ya taşıyan “prefigüratif” eyleme biçimiyle bir an için başarmış, ancak kendi yaptığına sadakat duymayınca hızla (tabir caizse) geri basmıştır.
İkinci ve daha meşakkatli yol ise “aşağıda”, doğrudan doğruya sahip olmayanlar arasında mahalle sınırlarını ısrarla ihlal edecek mecralar oluşturmak ve siyaseti sınıfsal-sosyal zeminlere geri taşımaktır. Kriz, mevcut iktidarın emeği esnekleştirip güvencesizleştirir ve alt sınıfları güçsüzleştirirken onların rızasını da alabilme kapasitesini ister istemez sarsacaktır. Bu koşullarda herhangi bir “mahallenin” eklentisi olarak hareket etmektense her “mahalleden” kadın ve erkek emekçilere seslenecek birleşik ve çoğulcu bir siyasal odağın inşası acil ve ertelenemez (ve elbet geç kalınmış) bir ödev olarak durmaktadır.
İktidar sınıfla yaklaşan imtihanına hummalı bir biçimde hazırlık yapmaktadır. Bahadır Özgür’ün yakın zamanlı bir yazısında hatırlattığı üzere, devletin kurumsal mimarisindeki sarsıcı dönüşümlerin, yani “tüm kurum ve kuruluşları tuhaf düzenlemelerle tek elde toplamanın, OHAL’i resmen kaldırıp valiye, bakana, kaymakama keyfiyetle OHAL ilan etme yetkisi vermenin amacı”, “krizle değil, krizin muhtemel sonuçlarıyla mücadele etme niyetinin” ürünüdür.
İstese de istemese de aynı imtihana girecek devrimci ve radikal sıfatlı solun bundan geçer not almasının tek yolu, bir “mahalle intiharına” cüret etmesidir. Zaman mevcut (sınıf temelli olmayan) kutuplaşmayı ve “mahalle siyasetini” esas kabul eden, “toplumun yarısı yeni rejime karşı” nevinden argümanların bön iyimserliğinde teselli arama zamanı değildir. Solun mevcut siyasal saflaşmayı dağıtacak yeni bir saflaşmayı, sınıf bazlı siyasal tutumlar ekseninde yeni bir bölünmeyi hedefleyerek bir başka “mahalle” kurmaya soyunması şarttır. Yürünecek başka yol kalmamıştır…Kaynak: baslangicdergi.org


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑