Yazarlar no image

Published on Kasım 20th, 2017 | by Avrupa Forum 2

0

Sizi Atatürkçülük de kurtaramaz! – Ali Mahir Abdik

Kendimize yarattığımız Tanrılara iman ediyoruz. Aslında inandığımız gerçek bir Tanrı yok. Onun yerine bizlerin ellerinde yükselen kutsallıklara iman ederek yaşıyoruz. Eğer gerçek bir Tanrı olsaydı, bizlerin sahtelerine iman etmemizi yadırgar, reddederdi! Eh öbür dünyada hesap görülecek safsatasıyla, bu absürd duruma katlanır mıydı gerçek bir Tanrı?

Önce kendimizden başlayalım. Bizler için tanrısal misyonlar atfettiğimiz kişiler yok mu? Var! Kişileri yücelten, onları ulaşılmaz varlıklar derecesine taşıyan tutumlarımızdan oysa, en çok bu zatların rahatsız olabileceğini var sayabiliriz. Elbette solun lider ve önderleri hakkında farklı mülahazaları olanlarla verimsiz bir tartışma yürütmek için değil, ne ki, bir yerde Tanrılar olmadan da sol ve sağ olunabileceğinin altını çizmek için ısrar ediyoruz.

Bunu söyleyince, elbette davula konulup çalınmayı da peşinen göze almak gerektiğine inanıyoruz. Burada, herkesi tanrısızlığın, inançsızlığın hikmetine inandırmak gibi bir saikle bu konuya girmediğimizi, herkes bir kabul etsin önce. İnanan hiç kimseye soru sorma, yadırgama, küçümseme gibi bir tutum takınmanın, edep ve erkan gözeten insanların işi olmadığını baştan söyleyelim. Bire bir bir tartışmada, Tanrıların olup olmadığını, dinlerin hangi ihtiyaçtan doğduğunu, dinli dinsiz olmanın içerdiği anlamı sonuna dek irdelemek olasıdır. Derdimiz bu değil.

Kendisine ulvi misyonlar biçen, ermişlik, şeyhlik, şıhlık, kral, sultan vb. rütbelerle anılmayı gurur meselesi yapanlar elhak mevcuttur. Daha ileri gidip, peygamber yetmez, tanrısal hikmetler taşıdığına herkesi inandırmak, böylece de, bu oyuna uygun bir biat toplumu yaratmak isteyenler hep olmuştur. Bugün de vardır. Bu tipler işin farkındadır ama, kimileri meseleyi öyle içselleştirmiştir ki, evelallah Tanrıdan eksik bir yanlarının olmadığına bilakis inanır hale gelmişlerdir. Ya da bu durum onlara haz, itibar ve üstünlük sağladığı için, alan da satan da memnun olmaktadır.

Üstün kişi, muteber, ve kudretli olma isteği bize göre, sağ sol ayırmayan bambaşka bir faslın hikayesidir. Bazan o kişileri bizler abartarak başımıza çıkartırız, bazan da onlar zaten bir bencillik kurbanı olarak, bu menevişli işlere balıklama dalmaktan geri duramazlar. Sözü edilen tapınmanın dinsel ritüelin işlediği toplumlarda ortaya çıkartığı örnekler, daha çok bir şeyh, bir ermiş biçiminde belirir. Yaratılmış, dilden dile probagandası yapılarak yüceltilmiş bu zevatın içinde, fakir, garip, yoksul tek bir fenomen bulamazsınız.

Soldaki tapınçlığın karşılığı dinsel bir tipoloji hiç olmamıştır. Bu eşyanın doğasına aykırı bir durum. Daha çok iktidar hırsından, tek adam egoizminden kaynaklanan bir yerde hayat bulan bir despotluktan sözetmek yerinde olur. Daha çok da bu babda, fikri zenginliğinden, örgütsel gücünden ve kitleleri harekete geçirebilme yateneğinden ötürü, bir lider profiliyle bağlı insanlar vardır. Örgütlenmeyi ama bu arıza yüzünden yukardan aşağıya başlatmaktan bir türlü kurtulamayan bu yaklaşım, fikrin aşağıdan yukarıya, tıpkı yaranın içerden dışa doğru iyileşme grafiğinde olduğu üzere, toplumsal refleksle kavgalı, düşüncenin diyalektiğinden uzak deneylere zaman harcayan, kısa erimde sönümlenecek eserlerden ibaret bir işlevle kendini sınırlamaktadır.

Soldaki lider profilinin bu açmazdan yakasını kurtaramadığı her yerde, halk iktidarlarının uzun ömrü olamadığı deneyle sabittir. Oysa sağdaki despot tiplemesinin arkasında daima bir sermaye durduğu koşullarda, sonuç aynı olmayabiliyor. Yani sınıfların sahte tanrılara biat etmesinde bile, farklı bir sosyoloji işlemektedir. Lider sultasına değil yalnız, toplumsal iyileşmeyi tabandan başlatamayan bir solculuğun, geniş yığınların benliğine oturması gereken sosyalist hayat biçiminden uzak uygulamalarını, devletin yüzüne kusabilecek bir toplumla dansettiği önemli bir ayırt edici nokta olmaktadır. Bu nedenle sosyalist deneyin yaşamdan sökülüp atılması, salt liderlerin açmazlarına idirgenerek açıklanamayacak başka bir ders konusudur.

Dini inancı, salt kendi özünü huzura erdirme, yaradılıştaki gizeme bağlanıp kalma gibi noktada duran insanlara, bir hakikate iman etme, ruhsal kurtuluşunu, bu mealde bulmuş dindarlara sözümüz yok. Halkın kutsallarını bir iktidarın yedeğine bağlayan, haksızlıklara itirazı önlemenin en etkili silahı gibi teçhiz edilmiş bir dinci yönetimin oyun alanında arzı endam edenlerin, ne dinine ne imanına saygı duymayı asla sindiremeyiz. Onlar tam münafıktırlar. Çünkü kendi Tanrıları sadece ve sadece paradır. Çıkarların düzleminde, bir sultanlık bir hanedanlık oluşturan dinlerin hiç biri samimi değildir.

Bir musibetin bin nasihate evla olduğu söylenir. Evet son birkaç on yıl içinde oynanan sermaye ve çıkar oyunlarını bir izlediğimizde, siyasetin ”Cızık taşı!” oyunundan daha beter zikzak çizdiğini görürüz. Kurulduğu yıllardan bu yana birbirine tutunarak, önemli illüzyonlarla durumu bugüne dek sürgit taşıyan egemenliğin farklı çıkar gruplarının, yaratılmış tanrıların paydasında nasıl buluştuklarını hep gördük. Bizim hayatımıza giren uygulamalarında, birbirlerini, dinli dinsiz, laik antilaik olarak eleştiren iki kesimin, nasıl domuz sarması olduklarına hepimiz şahidiz.

Devrimci demokratik gelişmenin, zinhar sosyalizme açılma tehditini her gördüğünde, dinli dinsiz bu meşhur iki kesimin aralarındaki çelişkilere bir son verip, devletin bekasında nasıl buluştuklarını bizler yaşadık. Sola düşmanlıkta ikiz kardeş gibi davranan Cumhuriyet döneminin iki farklı dinamiğinin, oluşan sisteme nasıl göbekten bağlı olduğu, bir zamanlar Mustafa Suphileri katledenlerin, Ermeni Rum ve Alevi katliamlarını yapan katil burjuva devletinin, Deniz Mahir ve İbrahimleri hunharca infaz etmeleri karşısında, dinci siyasetin bir tepki olsun vermediğini görmedik mi? Nerede samimiyet? Onlar ”Bu devlette biz olmalıyız!” demekten başka hangi farkla siyaset yapıyorlar ki?

Dinci siyasetin, devlet olurken kullandığı demokratik rezervler tükendikçe, aslına rücu ettiklerini görüyoruz. Dersim için yarım ağız özür dileyenlerin, eseri olduğunu bile bile Cumhuriyetin ulu hükümdarının himayesine girmekte tereddüt etmeyeceğini görüyoruz. Vesayet kurumlarını ilga ederken takındıkları tutumdan eser kalmamıştır. Ancak demokratik bir ülke yaratarak, Cumhuriyet iyileştirilebilirdi!
Lanetle anılan bir dönemin bütün sayfalarından şimdi hikmetli sözler araklama dönemine geçilmiştir. Yaşanmış süreçleri tekrarlamak olası değil ama.

Sizi Atatürkçülük de kurtaramaz!

Tags:


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑