Türkiye

Published on Temmuz 4th, 2018 | by Avrupa Forum 3

0

Sahi, bizler 24 Haziran’da ne yaşadık? – Nejla Kurul

Seçim sonuçları ile ortaya çıkan şey, Türk tipi başkanlığın, özellikle son iki yıl içinde gözlenen, kötü örneklerinin bir “tekrarı”nın yaşanacağıdır. Bu korku ve iç daralması yaratan “sıkıcı bir tekrar”dır. Asıl önemli olan demokrasi mücadelesini el yordamı ile yaşamış Türkiye toplumu bu durumu kabullenecek mi yoksa itiraz mı edecektir?

Paranın, servetin, gücün akış yolunu yönünü değiştiren iktidar, koltuğuna daha çok yapışır. Hükmetme siyasetini sahneye koyan iktidardır, garip bir biçimde denetleyen de odur! İktidar konumu “kararlılığı” hızla örer, zira yasayı koyan da, koruyan da odur. Tereddüt ise daha çok muhalefetin sorunudur. “Öteki”, (muhalefet) yasaya itiraz eden ya da reddedendir, talebi değişimdir. Somut durumlara ilişkin suçlamalarda, yüzeysel açıklamalar hep bir muamma barındırır. Özellikle “devlet sırrı”, hakikati dilsizleştirir ve iktidar konumları kolayca “aklama/temizleme” işlevine soyunur.

“Mezarlığa sandık konmuş” olsa, yani ölülere oy kullandırılsa, sandığa gelmeyenlerin yerine “karanlık bir el oy kullansa”, yukarıdan aşağıya birbirine bağlanmış örgütlü ortaklık, suçu örtbas eder. Ardından yapılan kusur, ihmal, suç, kolektif bellekte kolayca yiter gider. Özür dileme, özeleştiri yapma, itiraf etme, vicdanı rahatlatmak için yargılanma, otobiyografi yazma gibi yazılı ve sözlü etik sorgulamalar, katılaşmış bu alanda neredeyse yaşam bulamaz.

Her toplum ya da toplulukta, iktidar konumunda olanlar “sahte özürler” dileseler bile, sonunda “Yapacak bir şey yoktu”, “O tren kaçtı” denir. Aslında bıyık altından sırıtan şey ve düşünmeye hiç ihtiyaç duymayan pragmatizm, kurnazlık, fırsatçılık ve çıkarlardır. Hakikat üzerindeki her örtü, geleceğin, kendi geleceğinin olasılıklarından çalmadır. Bu olgu, farklı düzeylerde tüm iktidar konumları için geçerlidir. Öncesi ve sonrasıyla 24 Haziran’da yaşadığımızın genel çerçevesi budur. Kötülük açıktan yaşatılmış ve üzeri soğukkanlılıkla örtülmüştür.

Ne var ki örgütlü suçlar hep bir tortu bırakır ve bu tortu toplumsal bedeni ince ince kanatır. Üzeri örtülen her şey, onun reddini de kolaylaştırır. Güven yok olduğunda, onur incindiğinde, haksızlıklar insanları ezip geçtiğinde direnç de kendini inşa etmeye başlar. İktidarın normu, yasası tek yanlı işlemi sorgulanarak yeniden tanımlanmaya zorlanabilir, reddedilebilir hatta çiğnenebilir. Buradan çıkarılacak ders, tereddüt etmeyen bir kolektif bir muhalefetin nasıl inşa edileceğidir.

Temsili demokrasi ölüyor mu?

Dünyada 250 yıldır, Türkiye’de ise 1946’den beri 72 yıldır, yaklaşık üç çeyrek yüzyıldır ”temsili demokrasi” oyunu sahneleniyor. Oyunun senaryo yazarı ve yönetmeni Türk devleti ve sermaye grupları. Yani hem yasa yapan hem de yasayı koruyan iktidar. Gezi İsyanı’nın masum taleplerini bile konuşmaya değer görmeyen kibirli bir aygıt. Yani senaryo yazarları ve yönetenlerin seyirciyi içermek ve kısmen de olsa özgürleştirmek gibi bir niyetleri yok. Seçim oyunun sponsoru vergi yükümlüleri, ağırlıklı olarak bizler, ücretliler. Bazen halk hareketlerinin zorlaması ile bazen de “Süper güçler ne der?”kaygısıyla hükümet etme görevi çoğunlukla bir sağ partiden diğerine, daha az ise bir sol partiye geçebilir. Kapitalizmin sürekliliği ve devletin bekası, “Büyüklerimiz en iyisini bilir” diyen ve mülksüz olmasına karşın mülkiyetçi, ezdiği kadının mutsuzluğunu birlikte deneyimlemesine karşın ataerkil, “öteki”ni görmesine karşın milliyetçi ve inanç alanındaki çoğulluğa karşın siyasal İslam arasında salınan sağ oylara bağlanmıştır.

Sağ kamuoyu değişmez değildir, ama sistemli bir biçimde sabitlenir, yeniden ve yeniden oluşturulur. Sağ oylar, yaşanmışlık, tekrar ve “aynı” kalmanın rahatlığını taşır, “neysen o”sundur, başka bir şey olunamaz. Değişimden korkan her insanın içinde sağ tohumlar bulunur. Sol ise “Her neysen o olarak kalmak zorunda değilsin” der, yani daha iyi bir yaşamın imkânı, olasılığı ve umuduna işaret eder: Sonsuz düşünce ve eyleme imkânı. İktidar, “an”ı dondurmak ister, istikrarı sever, bu nedenle sağdır. Toplumsal mücadelelere bağlı olarak sola açılan oylar bazen hazırlıksız, bazen de ciddi bir “seçim tertibatı” ile önlenmeye çalışılır.

Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklanırdı” diyen Emma Goldman’ın sözü nasıl da güzel anlatıyor bu durumu! Türkiye seçmenleri de Goldman’ın sözüne benzer cümleleri kurmaya başladı. AKP’li yılları öncekilerden ayıran şey, siyaset sahnesindeki başoyuncunun değişmemesidir. Önceki seçimlerde, sonuçlar ne olursa olsun, oy veren yoksulların, işsizlerin, tüm ezilenlerin hayatları pek de değişmezdi. Koltuktaki insanların değiştiğini görmek bir şeylerin farklılaşacağı umudunu beslerdi. Bu da bir yanılsama idi kuşkusuz. Her şey neyse o idi. Oysa yeni rejim, otoriter popülist bir lider ve Meclis’in üzerinde konumlanmış bir Saray oligarşisi üzerinden dizayn ediliyor. Lider, 16 yıldır değişmiyor. Birlikte yaşadığımız 24 Haziran’da da bu vitrin değişmedi.

12 Eylül askeri darbesinden beri sağ oylar %60 ile %70 arasında değişiyor. 12 Eylül askeri darbesinden üç yıl önce, 1977 genel seçimlerinde merkez solun aldığı en yüksek oy %41,3, sağ oylar ise %55,6 idi. Sol partiler, izleyen dönemde bu oy oranına bir daha hiç ulaşamadı. Darbe, %10 barajını getirdi. Darbe sonrası yapılan ilk genel seçimlerde (1983) sağ oylar %68,4’e ulaştı. 24 Haziran genel seçimlerine dek sağın aldığı en yüksek oy oranı, e-muhtıranın verildiği 2007 genel seçimlerinde %71,5 oldu. Diğer genel seçimlerde sağ partiler bu oy oranına hiçbir seçim döneminde ulaşamadılar (2011: %66,3; 7 Haziran 2015: %59,3; 1 Kasım 2015: %61,4; 24 Haziran 2018 % 63,6). Türkiye’de % 60-70 bandında “otomatiğe bağlanmış” bir sağ seçmen var; toplumsal koşullara göre %10’luk bir kesim sola kayabiliyor. Halkın sağ partilerce temsilinin bu oranın altına inmesi durumunda “devlet aklı” devreye giriyor, temsili demokrasi sahnesi yeniden düzenliyor.

Türkiye’de çok partili dönemden bugüne demokratikleşmede belirgin bir ilerleyişin olmamasını, devletin salt “rıza” ya da “zor” aygıtlarıyla açıklamak indirgemeci bir yaklaşım olur. Sosyal bir ilişki olarak sermayenin toplumsal bedeni ele nasıl ele geçirdiği, ideolojik aygıtlarının (eğitim, din, kültür vb.) “rıza”yı nasıl ürettiği, evin içindeki ataerkinin diğer iktidar biçimlerine nasıl eklemlendiği, insanları “özgürlükten kaçışa” yönlendiren güçsüzleştirici psikolojik faktörlerin nasıl oluştuğu üzerine çözümlemeler gerekli.

Temsili demokraside halk, sözde egemenliğini, seçtiği temsilcileri kanalıyla kuruyor. Bu tür demokraside yapılan şey, seçmenlerin tüm gücünü ve enerjisini, kendisini temsil ettiği iddiasındaki birkaç yüz milletvekiline devretmek, sonra da bir sonraki seçimleri beklemek. Pasifist bir seçmen davranışı yerleştirilmiş oluyor. Bir yandan seçmen kendisini temsil eden vekille hiç karşılaşmıyor bile. Diğer yandan milletvekilleri, büyük ölçüde devlet aklına uygun olarak “hükmetme siyasetinin” içinde ve yanında yer alıyor. Çok az sayıda milletvekilinin eşitlik ve özgürlük kavgası verdiğini görüyoruz. Daha önemlisi yeni anayasa ile TBMM’nin işlevsizleştirilmesi karşısında asıl gücün devredildiği yer Saray, partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Bu durumda, TBMM olmasa, hayatımız pek de değişmeyecek.

Oy vermenin yol açtığı birkaç iyi şey!

“Aşka yol açan şey karşılaşmadır” diyor ya Badiou, Beckett Tükenmeyen Arzu kitabında,  Türkiye coğrafyasında “ötekini tanıma”ya yol açan şeylerden biri oy isteme ve oy vermeler. Alain Badiou’ya göre, “Karşılaşma İki’yi ortaya çıkarır, tekbenci kapanmayı kırar.” Yani seçim dönemindeki karşılaşmalar, “Tek”i kırar. 24 Haziran’da siyasetin şık salonlarında ittifaklar yapılırken hane içi ittifaklarla da seçmen kümeleri arasında “selamlaşmalar” oldu. AKP’li seçmen kısmen MHP’ye oy gönderdi. Bu hükmetme siyasetinin bir gereği idi. CHP’li seçmenlerin bir kısmı, adalet duygusuyla “Barajı aşsın” diyerek HDP’yi destekledi. Bu da eşitlik siyasetinin bir tezahürü idi. Yani seçmen grupları arasında bir tür “Seni görüyorum!” halleri yaşandı. Bu toplumsal olanın, yüksek siyasete müdahalesi idi. Toplumsal muhalefet ise, iktidarın dışladıklarını, konuşma hakkı vermediklerini, söz kuramayanları, işitilmeyenleri gördü. Gerçek bir karşılaşma olmasa da, “Bir”; “Çok”tan yola çıkarak düşünme ve eyleme üzerine yeniden düşünmeye başladı.

Temsili demokrasi pratiği içinde, baraj ile engellenmeye çalışılan “Kürtlerin temsili”,  bağımsız milletvekili olarak seçilme ile başlayıp partileşme ve barajı aşmaya doğru evrildi. Çeşitli partilerle 1999’da %4,75; 2002’de %6,2; 2007’de %7,49 ve 2011 genel seçimlerinde %6,6 oy alan ve kuruluşunun ardından “Kürtlerin ve yeni popülizmin dışladığı ötekilerin temsiliyeti”ni talep eden, ayrıca “Türkiyelileşme” çizgisini ilerleten HDP, 2015’ten sonra barajı aşan bir parti haline geldi. 24 Haziran’da HDP’nin barajı geçmesi ve 67 milletvekilinin tüm çeşitliğiyle kamusal sahnede yerini alması önemlidir. Başta Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı iller olmak üzere tüm kentlerdeki suçlulaştırma tertibatına karşın (baskınlar, göz altıları, tutuklamalar, yok saymalar, dilsizleştirmeler) HDP 67 vekil ile tekrar Meclis’e girdi. HDP açısından cumhuriyet tarihinde hem psikolojik hem de politik olarak barajı aşmanın tarihi, “sevinçli bir kopuş” olan 7 Haziran 2015’tir. Yani “iktidar bloku nezdinde yok hükmündeki seçim”dir. Tüm baskılara karşın 24 Haziran’daki olay, yani barajı 1 Kasım 2015’ten sonra üçüncü kez aşmak, bir aritmetik değil “onurlu bir tekrar”, öte yandan “sadakat”tir.

İyi Parti, seçmenlerin %10’un desteğini aldı. Tüm engellemelere, iktidarın ve MHP’nin tüm çelmelerine karşın “baraj oranı”nı aşabildi. Bu gelişme ile tutarlı bir başka konu, İyi Parti ve seçmenleri, “devlet” veya “siyasal iktidar”ın baskısını, HDP kadar şiddetli olmasa da yaşadı, yok sayıldı, hâkim medyada sansüre uğradı, kampanya yürütürken mekân bulmada sorun yaşadı, şiddetle karşı karşıya geldi. Siyasal iktidarın “öteki”si olma duygusunu kısmen yaşadı. Bu yaşantı ötekini anlama ve birlikte nasıl yaşayabileceğimiz üzerine düşünme imkânı doğurabilir.

Yakın tarih itibariyle, merkez solu temsil eden CHP’nin 1977’de aldığı oy oranı (%41,3) bugüne dek alabildiği en yüksek seçmen desteği idi. Bu tarihten 2018’dek oy oranları, % 21-33 aralığında seyrediyor. 24 Haziran’da da bu aralıkta kalındı (%22,7). Cumhurbaşkanı adayı olarak Muharrem İnce, CHP’nin oy oranını %30’lara taşıyabileceğini gösterdi. AKP’li yıllar içinde, CHP’nin oyları %21-25,5 arasında değişiyor. CHP, toplumsal mücadeleler ve devlet içindeki yeni dengelere göre yeni taleplere açılarak değişim arzusu ve sağ statüko arasında gidip geliyor. Bu ikircikli durum 24 Haziran gecesine de taşındı ve 16 Nisan referandumundan yeterli ders çıkarmamış, tereddütlü bir CHP ve cumhurbaşkanı adayı ile karşılaşıldı. On milyon ya da bir milyon değil, “Kayıp bir oy bile değerlidir”diyen bir kararlılık görülmedi.

AKP’nin “Yeni Türkiye”si kötüleşen ekonomik göstergelere koşut olarak umut olmaktan çıkıyor ve “eski MHP”nin yörüngesine giriyor. AKP’nin yükseliş dönemindeki oy oranları, 2002’de %34,3, 2007’de % 46,6, 2011’de ise %49,9 oldu. Gerileme dönemi ise “kayıp seçim” olarak geçebilecek, 7 Haziran 2015 (%40,9) seçimleriyle başladı. OHAL döneminde baskın bir erken seçime giden AKP, “seçim tertibatı”nı kendi lehine çevirmesine karşın gelişi canlı bombaların katliamlarıyla anılan 1 Kasım 2015 seçimlerindeki (%49,5) oy oranına ulaşamadı. AKP’nin 24 Haziran 2018 genel seçimlerinde oy oranı %42,5’e geriledi. AKP, 1 Kasım seçimlerine göre en çok oy kaybeden parti oldu. Milletvekili sayısı 300’ün altına düştüğü için Cumhur İttifakı’nda ortak olduğu MHP’ye muhtaç bir parti haline geldi.

Seçim öncesinde AKP’nin ya da Cumhur İttifakı’nın elinde “ateşten bir top” vardı. Ekonomik göstergeler hızla kötüleşiyordu; bunu görerek seçimi öne aldılar ve OHAL dönemi baskısı altında muhalefeti hazırlıksız yakaladılar. Şimdi bir şey değişmedi, bu “yakan top” AKP’nin ellerinde. Döviz kurları düşmedi, faizler artarken iktisat teorisini boşa çıkarırcasına enflasyon da %14’lere doğru tırmanıyor. Küresel finans çevreleri ile yeni ittifaklar kurulmak zorunda. AKP, IMF’nin kapısına Arjantin gibi gitmek zorunda kalabilir. İktisadi krizin etkilerini “terör korkusu”nu kullanarak unutturmaya çalışsa da nafile. Öyle ki “denize düşenin yılana sarılması” gibi yıllardır “faiz lobisi” diye suçladığı küresel yatırım fonlarının temsilcilerine bakanlık teklifi götürmeyi düşünmesi ya da ödüllü iktisatçılara ekonomiyi teslim etmek istemesi çaresizliğin boyutlarını gözler önüne seriyor. Yani AKP, gül bahçesinde gezinmiyor. Ortağı MHP’nin Türkçü/devletçi ve güvenlikçi kimliği, toplumun ihtiyaçlarına değil, devletin bekasına odaklanmaya yol açacak gibi görünüyor. Zira MHP 24 Haziran seçimlerinde sokağa neredeyse hiç inmedi. Ayrıca MHP, iktidarın, paranın, gücün ve kadroların yeni ortağı! Azalan kaynaklar ve gelen yeni bir ortak! Saray ise “Ne istediniz de vermedik” dediği Gülen travmasından sonra her şeyi kendi başına kullanmaya çok alışkın.

Seçim mi dediniz?

Türkiye’de neoliberal İslamcı iktidarın demokrasi nefreti ortada! Öteki taraftan gelen seslere hiç tahammül edemiyor. Popülizmden beslenen, yüksek oy oranları ve devlet kaynakları ile güçlenen iktidar otoriterleşmede zirveye doğru tırmanıyor. Bu yönelim Korkut Boratav’ca “İslamcı bir faşizm”olarak adlandırılıyor. Devleti ele geçiren güçler, genellikle “böyle yapar” ya da “derin devlet” dümeni ele geçirdi demek kolaycılığa düşmemek gerekiyor. Bu gidişat devletin biçiminde radikal bir değişim ve dönüşüm anlamına geliyor. Ne yazık ki “koşullar sonuçları büyük ölçüde belirler”; bu nedenle, “Aslında bir seçim olmadı” diyen tartışma önemlidir, bu bağlamda 24 Haziran’ın meşruiyeti tartışmaya açıktır. Seçime giderken yaratılan koşullar bu iddiayı doğrular niteliktedir:

Toplumsal kutuplaşma çok derinleştirildi. Kutuplaşmanın tekil bedendeki karşılığı, iletişimsizlik, yabancılaşma, korku ve uyumsuzluk duygusudur. Çürüme dönemlerinde, siyasete ilişkin derinlikli anlam ve söz üretmek olanaksızlaşır.

Seçim yasası değiştirilerek ‘daraltılmış bölge sistemi’ getirildi, bu sistem en çok oy alan partiye yani AKP’ye avantaj sağlıyor. Bu sistemle bağımsız adayların çıkma olasılığı neredeyse sıfır.

Yüksek Seçim Kurulu ve Anayasa Mahkemesi, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra siyasal iktidarın uzantısı haline dönüştü ve KHK’ler çıkmaya devam etti.

İç siyasetin savaşla tehdit edildiği bir dönemde seçime gidildi.

Binlerce siyasetçi, milletvekilleri, gazeteci, öğrenci, mahkûm, tutuklu ya da gözaltında iken ve cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş kesinleşmiş bir cezası olmamasına karşın tutuklu iken, pek azı dışında başta üniversitelerin, hukukçuların, profesörlerin, tanınmış siyasetçilerin, sanatçıların tek bir söz edemediği, OHAL koşullarında seçime gidildi.

Yasal bir parti olan HDP, açıkça düşman ilan edildi. Medyada ve sokakta görünmez kılındı.

Kürtlerin yoğun yaşadığı illerde, sandık yerleri değiştirildi, oy verme zorlaştırıldı, seçmenler, özellikle köylerde sandığa gidemedi, gidenler özel harekâtçılar eşliğinde oy kullanmak zorunda kaldı.

Çoğul örgütlenme deneyimi sınırlı olan muhalefet, baskın seçimi durduracak bir yol bulamadı; bu koşullarda seçimi boykot etmeye de cesaret edemedi, nihayetinde seçim çalışması için yeterli zaman da olmadı. Sesini “karşı kamuoyu”na, AKP’nin tabanına duyuramadı. Sandıkları koruyamadı, YSK ve Anadolu Ajansı’nı doğrulayacak ya da yanlışlayacak bir veri girişi ve paylaşımı sağlayamadı.

Muhalefet “partili cumhurbaşkanlığı” ve milletvekilliği seçimleri ile cumhurbaşkanı seçimlerinin aynı sandıkta belirlenmesinin neden olduğu dağılmayı ve yarattığı enerji kaybını öngöremedi. Farklı seçmenlerin 24 Haziran’daki karşılaşmaları, 16 Nisan referandumunda yaratılan kampanya kadar zengin ve derin olmadı. 24 Haziran seçimlerinde kimlikler/seçmenler arası karşılaşma ve ortaklaşmanın enerjisi, partiler devreye girince bir hayli azaldı. Milletvekili seçimleri ile Cumhurbaşkanlığı seçimleri aynı sandıkta yapılınca “partilerin sürüyü çit içinde tutma” ve “öte tarafa geçirmeme” tavırlarının dağıtma etkisi fazla oldu.

Bilindiği üzere, küçük kümeleşmelerden büyük toplumsal bölünmelere kadar gücün biriktiği tüm iktidar konumları, “biz” ve “ötekiler” üzerine inşa edilir. “Biz”i olduğu biçimde tutmak ve büyütmek için “öteki” tehdidi büyütülür. Daha etkili bir deyişle, ırkı kısmen ırkçılık; cinsiyeti cinsiyetçilik; eşcinselliği de homofobi inşa eder. Özcesi, AKP’nin “ötekisi” onu yok etmek isteyen laikler, dinsizler, Kemalistler, solcular. MHP’nin “öteki”si Kürtler ve solculardır. Her ne kadar Muharrem İnce “Herkesin cumhurbaşkanı” olarak etkili bir kampanya yürütse de, başta TRT olmak üzere hâkim medyanın sansürü nedeniyle birkaç aylık süre içinde karşı tabana ulaşamadı.

İş ve aş, aslanın ağzında. Özellikle kırsal kesimde koca karısını, her yerde küçük esnaf işçisini, belediyeler çalışanlarını, valiler polis, asker, memur görevlilerini, cemaatler üyelerini oy karşılığında iş ve aş için “ikna” ettiler. Soma köylerinde yaşayan baba, köyden oy çıkmadığı takdirde oğlunun Soma madenindeki işinden olacağını, iş bekleyen diğer oğlunun da madene giremeyeceğini önceden sezdi.

Politik iktisattaki “ortanca seçmen teorisi”nin varsayımları doğrulanmış gözüküyor. Devlet yardımları ya da yoksulluk yardımları gibi transfer harcamalarından yararlanan yoksullar, esnaf, küçük üreticiler, AKP ve MHP’yi destekledi. Öte yandan 2011 yılından bu yana altı kez çıkartılan vergi afları, imar affı, muafiyetler, indirimler ve devasa teşviklerden yararlanan iş ve sermaye çevreleri “al gülüm ver gülüm” mantığı içinde bu imkânları kendilerine sunanlara oylarını vermekte bir sakınca görmediler.

Seçim sonuçlarını ilk elden YSK değil,  Anadolu Ajansı açıkladı ve kamuoyunu hazırladı. Bu seçimde de Anadolu Ajansı’nın tekeli kırılamadı. Seçim güvenliğini sağlamak için CHP, HDP, İyi Parti, Saadet Partisi işbirliğini büyütemediler, oluşturulan Adil Seçim Platformu seçim tarihinin çok yakın olması nedeniyle hazırlık çalışmalarını gereği gibi yapamadı. Nitekim Adil Seçim Platformu, uygulama altyapısıyla entegrasyon sorunu nedeniyle seçim sonuçlarını gerçek zamanlı ilan etme taahhüdünü yerine getiremedikleri için özür diledi. Ancak siyasal partilerden bu sürece ilişkin son derece yüzeysel açıklamalar oldu. Bu nedenle sokaktaki seçmenin sözünü ettiği, “Sokaktaki mücadelemiz yukarıdakiler tarafından israf ediliyor” yakınması üzerine düşünmek gereklidir.

Neredeyse tüm seçmenlerin gözleri “kahramanları-liderleri” aradı. Bilirsiniz Türk filmlerinde, bunalmış halk genelde bir kahraman arar, kahraman “Böyle olmaz, bir ihtimal daha var” diyendir, kahraman çıkarsa alkışlar, hatta destekler, ama kahramandan kuşkulandığı an statükoyu ve eskiyi, tekrar olanı, verili gücü tercih eder. Oysa sahici demokrasiler, kahramanlara gereksinme duymazlar, bilgi özgürce dolaştığı için “muamma” ile daha az karşılaşan insanlar kendilerini güçlü hisseder, yeni olanı anlamak ister, sorgular, mantık yürütür, tercihlerini gözden geçirebilir.

İnce’nin yürüttüğü kampanya, seçmenleri güçlendiren nitelikte, ne var ki medya sansürü nedeniyle karşı kamuoyuna ulaşamadı, muhalif sokak, “Muharrem İnce’nin büyüsü”ne hızla kapıldı. 16 yıldır ilk kez Erdoğan’ın söylemine karşı söylem üreten, kararlılıkla ve inatla, daha kapsayıcı, gülen/güldüren, gaf durumunda Türkiye kamuoyunun alışık olmadığı tarzda “özür dileyen” bir lider imgesi çizdi, yeni olan bu durum, CHP tabanını sokaktan miting alanlarına yöneltti; seçmen, oyun kuruculuk rolünden yeniden seyirci konumuna düştü. Ne var ki İnce’nin seçimin ertesi günü öğle saatlerine dek görünmemesi kahramanlık büyüsünü bozdu.

Tarihten biliriz, liderler, kitle gücünü soğurur. Bu yüzden kolektif liderlik iyidir. Kolektif liderliği cezaevindeki Selahattin Demirtaş, politik bir taban hareketi ile başarmıştır. Bu yüzden “kurtarıcı beklemeyen”, nesnel koşulları anlamlandırarak irade kullanan bir seçmen profilinin önemi büyüktür.

Peki, hep birlikte bize ne olacak?

Sandıktan çıkan oy dağılımı, toplumun büyük çoğunluğunun yaşamını olumlu yönde etkileyecek bir değişimin habercisi değil. Yani AKP’li 16 yılın tortusu Türkiye sahnesini kaplamaya devam edecek (Tabi kapsayıcı bir toplumsal bir mücadele olmadığı koşullarda). Bu durum, sadece tüm renkleri ve çizgileri ile muhalif özneler için değil, seçimden seçime sandığa giden sıradan insanlar, hatta AKP’yi destekleyen seçmenler için de geçerli.

Giderek yaklaşan bir ekonomik kriz durumunda krizin bedelini ödeyecek ilk kesimlerden biri, AKP’nin kitle desteğini oluşturan Türk, Kürt, Müslüman yoksul tabanı. IMF ile ilk zorunlu karşılaşmaların etkileyeceği taban da bu! Kötüleşen ekonomik göstergeler, AKP seçmeni içinde sınıfsal ayrışmanın ve sınıf çelişkilerinin daha görünür olmasına yol açacak. Tabi burada cevaplanması gereken bir soru var: Enflasyon, “patates ve soğan fiyatları”, hayat pahalılığı, artan vergi yükü ve düşük ücretler ortada. Cari açık, döviz kuru bizi adım adım IMF ile bir randevulaşmaya zorluyor. Üstelik hemen her hanenin içinde, etrafında, çeperinde acı, gözyaşı, haksız ve hukuksuz uygulamalar ile karşılaşmış insanlar var. Tüm bunlara karşın AKP ve MHP’li seçmen, bu sorunların kaynağı olan 16 yıllık bir iktidarı neden seçti?

Seçmen Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nı desteklemeye neden devam ediyor?

Ev ile işyeri arasında gidip gelen düşük gelirli ücretliler, yardımlarla geçinen işsizler, akrabalar ve dar bir politik çevre içinde yaşamını sürdüren Müslüman ve milliyetçi emekçiler, uzaklara gitmeyi ve farklı olana açılmayı engelleyen gelirleriyle yaşamlarını verili kimliklerini sabitleyerek sürdürüyorlar. Hâkim medyanın, her iki kimliği de sürekli diri tuttuğu biliniyor. Ayrıca AKP seçmenlerinin %40’a yakın bir bölümünün internet kullanmaması onu sosyal medyadaki muhalif söylemlerle karşılaşmasını ve etkilenmesi önlüyor.  Hâlihazırda başka bir seçeneğin toplumsal ve politik koşulları da ortada yok. Yani sefalet en derin özgürlük kaybı.

AKP’ye oy verme nedeni sorulduğunda “Başka bir seçenek mi var?” diyerek soruyu, soru ile cevaplıyorlar. Bu yaşamların içinde akraba dahi olsa, “farklı” olana, “kültüre yabancı”, “öteki” denilebilecek kimselere pek yer açılmıyor. Karşılaşmalar olsa bile sahiden bir içerme söz konusu olmuyor. İktidar, düşmanı yukarıdan çeşitlendirerek betimledikçe, düşmana karşı konuşurken ses tonunu yükselttikçe, Müslüman ve milliyetçi toplumsal beden birbirine sarılıyor ve içe bükülüyor. Geleneksel kesimde yaygın görülen güçlü bir “Baba” motifi ve “tartışmasız liderlik” kültü,  bir yandan bedenleri liderlere kolayca bağlıyor; öte yandan otoriteye karşı kendi içinde zaman zaman ortaya çıkan ama korku nedeniyle bastırılan “direnç”, Erdoğan’ın radikal popülist söylemleriyle adeta gerçekliğe kavuşuyor, bu da liderle kurulan bağı güçlendiriyor.

Geleneksel/ataerkil yapılarda iktidar, güçlü ve yaşlı erkek lehine işler; buna bir de para ve devlet gücü eklendiğinde, iktidar alanının dışındaki ve hiyerarşinin altındaki her birey güçsüzleşir; bireyin söz, karar ve irade olanakları sınırlanmış olur. “Baba buna hakkın yok!” diyemeyen bir genç, kendi aleyhine olan bir ekonomik politikaya karşı da kolayca direnemez. Direnmek için özerk bir birey, devlet karşısında etkin ve örgütlü bir yurttaş, haklarını savunan ve geliştiren bir demokrat, “öteki”nin gözyaşına duyarlı bir insan olması için kişinin kendini toplumsallığın çoğulluğu içinde eğitmesi gerekir. Bu ise “öteki” olanla karşılaşmaları gerektirir. Bu yapılabilir, iktidarın arzusu reddedilebilir, tek yanlı işlemi sorgulanarak yeniden tanımlanmaya zorlanabilir.

Erdoğan’ın ekonomik ve politik politikaları, neredeyse açıkça yoksullar aleyhine olmasına karşın tabanındaki “fakir dostu” algısı ve “mağdur” algısı nasıl oluşuyor? Bu algının, insanların hiç değişmediği varsayımına dayanması mümkün. AKP’li yoksul seçmenlerin kendilerini, dünyanın en zengin insanları arasına giren Erdoğan ve yakın çevresi, yeni dolar milyarderleri ile özdeşleştirmesi nasıl anlaşılabilir? Mahalleden çıkan zenginler hâlâ mahallenin gurur kaynağı mıdır? “Komşuda pişer bize de düşer” ya da “Zengin akrabalar iyidir” zihniyeti ile mi ilişkili midir? Seçmenler nezdinde Erdoğan, “Yedisinde neyse 70’inde de odur” diye özetlenebilecek bir insan kavrayışı ile liderliğini sürdürüyor. 16 yıl önceki Erdoğan’la şimdiki arasında bir farkın olmadığı iddiası güçlüdür. Onun neden yüzü hiç gülmüyor, neden sürekli öfkeli? Erdoğan’ın bu imgesi de olabilir mi ezilenlerin özdeşleşmesini besleyen? Kim bilir? Modernliğin karşısında geleneksel olanın güç yitirmesi ile mi ilgilidir bu kavrayış? Bir yandan “O bir Müslüman, bizi ancak o anlar” biçimindeki “bizden biri” algısı, öte yandan, modern, eğitimli, kentli orta sınıflarla aynı haklara sahip olma arzusu. Hayat her gün değişirken, muhafaza etmekten kaynaklanan “tekrarı” üretme, denenmiş/ sınanmış olanda ısrar etme, eski güzel günlere geri dönme. İç Anadolu köylerinde, Erdoğan’a desteğin dört nedeni sayılıyor: Sosyal yardımlar, gıda gibi ayni yardımlar, “Kuran’ı Kerim’in Bekçisi” sıfatı, “Bu ülkeyi Erdoğan’dan başka kimse yönetemez” varsayımı. “Çok verip azdırma az verip ezdirme” diye dua eden eski köylerin ve yeni mahalle seçmenlerinin Erdoğan’la kurdukları bağların anlaşılmasına gereksinme var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim sonrası söylediği “Bürokratik oligarşiyi biz, şimdi bu yeni sistemle yeni dönemde kesinlikle yok edeceğiz” sözü daha çok büyük ve küçük sermaye çevrelerine söylenmiş gibi gözüküyor. Ama AKP’li yoksul seçmende bürokratik oligarşi sözünün karşılığı ne olabilir? Kendilerine açılacak olası iş, pozisyon, sosyal destek, mali yardım gibi vaatlerin yerine getirilmesi imkânı mı, bürokrasiye yerleşmiş ve yerlerinden kalkmayan “dinsizler”, Kemalistler, solcuların tasfiyesi mi? Bu algının sayıları üç milyona yaklaşan, çok az vergi veren, teşvik paketleri ile desteklenen küçük esnaf açısından bir karşılığı var kuşkusuz. Ne var ki AKP’li ücretliler, güvencesiz çalışanlar, işsizler açısından bu söz, sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerinden “Paran kadar yararlan” olacağı açıktır. Vergi gelirlerinin toplumsal hizmet olarak onlara geri dönmemesidir. Etrafında gökdelenler yükselirken, köprüler, hava limanları inşa edilirken Erdoğan ile gurur duyan insanlar, bir yağmurla felce uğrayan, su altında kalan kenttin mahzeninde yoksulluk içinde yaşamaktalar. Üstelik şimdilerde yerleşen ‘bürokratik oligarşi’ için ne denilecektir? Şirket gibi yönetilen Türkiye sefalet içindeki sokakları nasıl görecektir?

Sıradan hayatlarında,  genel olarak iktidarın ele geçirdiği kavramlar olan “vatan”, “millet”, “bayrak” ve “devlet” gösterenleri rejim değişimi ile neredeyse el değiştirmiştir. Bu kavramlar, muhafazakâr ve milliyetçi seçmenlerin “kalpsiz dünya”larının kalbi olmuş; kendilerini yüce bir uğraşın öznesi, aynı zamanda iktidarın parçası olduklarını hissetmişlerdir.

Peki ya ötekiler!

Umuda Yolculuk! Muhalif seçmenin bu -miş gibi seçimlerde yaşadığı şey, tam da bu oldu. Bu denli ani ve taraflar açısından eşitsiz bir seçimin muhalefet lehine sonuçlar üretmeyeceği ortada iken umut ışığı pek çok yerden parlayıverdi. Erdoğan döneminde yaralanmış ve kötü davranılmış insanlar zaten bir bekleyiş içinde idiler. Değişim olasılığı ile OHAL’in kalkması, parlamenter düzene geri dönüş, yargının bağımsızlığı, cezaevlerinin boşalması, tutuklu öğrencilerin üniversitelerine dönüşü, haksız ve hukuksuz biçimde işten atılan akademisyenlerin ve kamu çalışanlarının işlerine iadesi, pasaportuna el konulanların seyahat özgürlüğü, üniversite ve okullar dahil tüm kamusal mekanlarda baskıların ortadan kalkması, gelirin ve servetin daha adil bölüşümü gibi umutlar yeniden sokaklara taşınmıştı. Son seçimlerin Meclis aritmetiği, şimdilik kaydıyla, bu umutların bir sonraki bahara bırakılmasına neden oldu.

Seçim sonuçları ile ortaya çıkan şey, Türk tipi başkanlığın, özellikle son iki yıl içinde gözlenen, kötü örneklerinin bir “tekrarı”nın yaşanacağıdır. Bu korku ve iç daralması yaratan “sıkıcı bir tekrar”dır. Bitmeyen tekrarlar. Saray, kendini güvende hissetmezse, OHAL koşullarını sürdürebilir. Türk tipi başkanlığın “demokrasi nefreti” ortada iken OHAL’i kaldırsa bile “otomatiğe bağlanmış” otoriter popülist eğilimler devam edecek. Asıl önemli olan demokrasi mücadelesini el yordamı ile yaşamış Türkiye toplumu bu durumu kabullenecek mi yoksa itiraz mı edecektir? Türkiye seçmenleri tüm çeşitliliği ile önce birbirleri ile karşılaşmayı, sonra birbirlerini anlamayı ve ardından sosyal ve demokratik bir ortam içinde birlikte yaşamayı başarmak zorunda. O nedenle kabuklar çatlamalı, kültürel çitler aşılmalı, insanları birbirinden ayıran duvarlar yıkılmalı! O zaman ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı liderler “işsiz” kalacaklar.

Nihayetinde durumumuz Beckett’in Adlandırılamayan adlı eserinden alıntılanan sözleriyle şudur: “Devam etmek gerekiyor, devam edemiyorum, devam edeceğim.” Tüm çoğulluğumuz ile devam etmemiz gerekiyor, devam edemiyoruz, devam edeceğiz.

Tags: , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑