Yazarlar

Published on Temmuz 17th, 2017 | by Avrupa Forum 2

0

Resmi Tarihin Yalanlarına Bakarak Bugünü Anlamak – Erdal Boyoğlu

Resmi Tarih, yalan, tahrifat, yok saymayla uydurulmuş bir tarihtir. Ismarlama üzerine üretilmiş bir tarih versiyonudur.

Resmi tarihin temel yapılarını oluşturan  koşullar, hangi siyasi süreçlerin varlık kazanma sonucudur?
Türkiye’de resmi tarih derken kastedilen tarih anlayışı şüphesiz inkarcı Cumhuriyet sürecidir. Türkiye’nin resmi tarih anlayışı unutturma kültürü üzerine kurulmuştur. Resmi tarih ve ona dayanan resmi ideoloji  farklılığı inkar etmiştir. Her türlü eleştiriden muaf tutulmaya çalışılan resmi ideoloji ,lider tapınması üzerinden, Anadolu halklarını inkar ederek, tarihi kaynakları yalanlarla ters yüz etmiştir.

Egemen sınıfın egemenliği sadece zor ve kaba kuvvet değildir. Egemen iktidarın kalıcı olabilmesi için resmi tarihin ideolojik egemenliği de gereklidir.

Resmi ideoloji söz konusu olduğunda kendi tarih anlayışı dışında olan kaynaklara itibar etmez. Ulus-devlete veya ‘hakim siyasete’ bağlılık duyan, çoğu kez tek adama ve onun iradesine bağlı kalır. Resmi tarih alınan kararlarını sorgulamadan, tarihin siyasi amaçlarla kullanılmasında sorun görmez. Tekçi zihniyet ‘ulusal üstünlüklere’ bağlı olarak sürekli ulusalcılığı günceller ve elde bir imkan olarak tutar.  Resmi tarih anlayışın adı Tek Millet’tir. Yani ” Ne Mutlu Türküm Diyene”. diyen milli şefin iktidarı‘dır.

İttihat Terakki Cemiyeti’nin (İTC) 1889-1909 arası izlediği siyasal bakış ile Mustafa Kemal’in 1918-1923 arası yaptığı siyasal bakış özgürlük ve eşitlik söylemleri idi. Mustafa Kemal 1923 sonrası diktatoryal bir çizgide inkar ve asimilasyon sarıldı. 1925 İzmir İktisat Kongresi Bolşeviklere karşı bir tavırdı. T.C devleti siyasal duruşunu sosyalizme tavır alarak emperyalizmin siyasal duruşuyla ortaklaştı. Emperyalist ittifak içinde  emeğin düşmanı oldu.  1925 sonrası ırkçı Türkçü milletyetçi bir çizgiyi benimseyerek  ezenlerin ve sömürenlerin  yolunu izlemiştir.


Ortak hafızanın silinmesi ve unutturulması üzerine inşa edilmiş tarih  resmi tarihtir.  Bir zamanlar Osmanlı devletin de aşağılanan, insan yerine konulmayan Türkler, Osmanlı resmi tarihinde herhangi bir karesinde görülmemektedir. Deyim yerindeyse tarihsel bir tasfiyeye uğratılmıştı. Bırakalım Osmanlıyı, Sümerlerin, Etilerin, soyu olduğu yalanlarını bile yazmıştır. Sümerbank, Etibank bankaları adı altında açtıkları bankalar buna örnektir.

Anadolu hakları arasında makbul vatandaş olmak Türklükle tanımlandı ve tarihin ‘makbul efradı’ olmanın ölçütü de Türk olmakla eşdeğer kılındı.

1071 Malazgirt Selçuklu-Kürt, 1514 Osmanlı-Kürt karşılaşmaları.

Bin yıl sürmüş bu ittifak yıllarını, Cumhuriyetin ilk kuruluş dönemlerinde gerçekleşen ittifaklar tarihsel olarak inkar edilmiştir.

Resmi Türk tarih tezinde, Ermeni dölleri, Süryani gavurcukları, Rum/Yunan tohumları diye ifade edilirken kürdleri ise her daim hazır isyancı bir halk, bazen de medenileştirme projelerine direnen vahşi bir halk olarak anlatılmıştır.

Lozan’da Cumhuriyetin ortak kurulduğu, Türkler, Kürdler ve Lazlar daha kuruluş aşamasındaki ulus devletin asli unsurları olma konusunda verilen sözler unutulmuştur. Çeşitli belgelerde yer alan ortak metinlerinin bazı maddeleri, söz konusu tarihi belgelerin içinden çekilip çıkarılmış ve geriye yeniden resmi tarihin yalanlarıyla Türklerin aşağılanan geçmişi kurgusal bir tarihe kaydırılmıştır.

Türkiye’de resmi tarihin yalanları sonlanmalıdır. Etnik hakların temsilcileri resmi Türk tarih anlayışından yeterince tecrübe çıkarmalıdır.

Başlık olarak kullandığım bu konuyu gayri resmi tarihçilerin araştırma ve inceleme yazılarına mutlaka merak edip bakılmalıdır. Bugünü anlayabilmek için yakın tarihimizle yüzleşerek ve hesaplaşarak değerlendirmelidir.

Resmi tarihin yarattığı  tarihi tabuları sorgulanmalıdır. T.C nin resmi tarihinden dolayı eleştiri alacağımı bilerek bu sorunla yüzleşmek istiyorum.

Anadolu’da oluşan, oluşacak olan değişimleri anlayabilmek gerekir. Bunları merak etmek gerekir.

19 yüzyılın sonlarına baktığımızda, İttihat Terakki Cemiyeti’nin büyük çabasıyla eşitlik, özgürlük ve adalet istemleriyle, Turancı hayallerle Osmanlı imparatorluğu yıkıldı.

Biliyorum ki, resmi tarihi okuyan birçok kişi yüksek sesle söylediklerimin gerçekle uyuşmadığını düşünecek. Hatta bazı kutsallıklara, tabulara dokunduğum için  küfürlere bile maruz kalacağımı biliyorum.

Oysa ki Türkiye’de oluşan ve oluşacak olan değişimleri anlayabilmek için resmi tarihin kırmızı çizgilerine dokunarak sorgulanmalıdır. Ancak o zaman olumluluklar ortaya çıkartılır. Ancak o zaman resmi tarihin yalanları ortaya çıkar. Ancak o zaman tarih bilgileri sağlıklı kaynaklara erişebilir. (Açılan Meclis tutanakları mutlaka incelenmelidir.)

Ben bir akademisyen tarihçi veya siyaset bilimcisi değilim, Sosyalist kimliğimin sorgulama kültüründen kaynaklı bir meraktır. Söylenme söyle kültürüdür.

Dolayısıyla kişisel merakımın sonucu olarak algılanmalıdır bu çalışma.

  1. yüzyılın sonlarına bakıldığında, İttihat ve Terakki Cemiyeti büyük gayretleriyle Osmanlı İmparatorluğu gibi çok inançlı ve çok etnisiteli bir yapıya Türk milliyetçiliği ithal edildi. ve damgasını da vurdu.

Çok genç bir subay olan Enver Paşa, padişah damadı olarak ordunun başına geçerken, telgraf memuru Talat Paşa başbakanlık koltuğuna oturdu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti , eşitlik, özgürlük ve adalet söylemlerinden uzaklaştırıp, Türk-İslam, pantürk- panislamist Turancı bir çizgiye oturtmaktan çekinmedi.

SONUÇ, 600 yıllık bir imparatorluğun yıkılması, dokuz milyon kilometrekare olan bir ülkenin parçalanıp onlarca devletin doğması, milyonlarca ölü, yaralı, yetim ve dulun yanı sıra küçülen bu büyük coğrafyadan sığındıkları son yer olarak 800.000 kilometrekarelik yıkık, viran, bazı yerleri işgal altında, fakru zaruret içinde olan (fakir ve çaresiz)   bir ANADOLU’ya göç eden milyonlar oldu. Kısacası sonuç, perişan bir Anadolu’ydu.

1920’lerin başlarında Anadolu’da durum maalesef işte buydu.

Anadolu halkının çoğunluğu Müslüman olsa bile, Süryani, Ezidi, Ortodoks Rum, Katolik Hıristiyanlar ile az da olsa Hakkâri çevresinde Nasturi inancında olan toplukların yanında, Türk, Kürd, Arap, Laz, Çerkez, Kafkas kökenliler gibi etnisitelerin var olduğu gerçeğidir. .

Ancak bu sosyolojik yapıdaki Anadolu’da,

Tüm bu olumsuzluklar karşısında yapılması gerekenler de resmi tarihle çözülmek istenmektedir.

Anadolu halkı, hiçbir ayırım yapmadan kendi temsilcilerini seçerek Ankara’ya gönderdi. Mebuslar, 1921’de kurulan Büyük Millet Meclisi’ni oluşturdular.

Bu temsilciler mebusu kendi inançları ve etnisitelerini saklamadan yöresel ve geleneksel kıyafetleri içerisinde, kimi dinî sarığıyla, kimi aşiretinin simgesi sarığıyla, kimi Lazistan, kimi Dersim Mebusu olarak, Meclis’e geldiler.

Hep beraber eşit vatandaşlık anlayışı ve özgür biçimde yaşayacakları bir Cumhuriyet kurmak için geldiler.

Ancak, böylesine güzel bir sürece, kötü bir başlangıçla, daha önce Osmanlı döneminde birçok kez kırıma uğramış bulunan Nasturilerin Hakkâri bölgesindeki son kalıntılarının temizlenme harekâtıyla başlanmıştır. (Kürdlere karşı geliştirilen katliamları konu içine almadım. bu konuyu ayrı bir yazıda ele alacağım.)

Bu süreçte asıl ilgilendiren konu, İttihat Terakki Cemiyetin den günümüze Türk milliyetçiliği ve siyasetini etkileyen etmenlerdir.

İstanbul’un galip devletlerce işgali sonrasında İTC’nin (İttihat ve Terakki Cemiyeti) önde gelen askerî bürokrat ve sivil üst düzey mensuplarının bir kısmı bir Alman denizaltısı ile Almanya’ya kaçarken, büyük bir kısmı Ermeni katliamının baş aktörü olan karanlık Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Anadolu’ya kaçırılmışlardır.

Teşkilat-ı Mahsusa, bu sevkiyatı kontrolü altındaki Karakol adlı teşkilat vasıtasıyla gerçekleştirmiştir. Anadolu’ya geçen eski İTC mensupları orduda, bürokraside üst düzey görevlere atanmışlardır.

1922’de kesin zaferin kazanılması ve Yunan birliklerinin geri çekilmesiyle Mustafa Kemal  ile İTC’nin arasındaki ilişkiler de tamamen kopmuştur. Atatürk Türk milliyetçisi düşünü gerçekleştirmek için suyun başını tutması gerekiyordu. Ve bu amaç için hiç bir şeyden kaçınmadan herşeyi kendi lehine çevirdiğinden dolayı tek şef tek adam olmuştu. İlk büstünüde ”gavur ” İzmir’e diktirmişti.

Türk milliyetçiliği ve iktidarı;

Zafere imza atan, Birinci Büyük Millet Meclisi Milli Mücadele’yi tamamlamış ve Lozan Barış görüşmelerini başlatıp 15 Nisan 1923 tarihinde son oturumunu yapıp görevini sonlandırmıştır.

Bu süreçte Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünya sahnesindeki yerini almıştır.

Mustafa Kemal Paşa konumunu Lozan Antlaşması ile pekiştirmiş, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda değişiklik yapılarak Meclis üstündeki denetimini artırmıştır. Halk Fırkası’nın kurulması ve bu partinin tüm Müdafaa-i Hukuk örgütünü devralması ise bu yapıyı güçlendirmiştir.

Bu süreçte Meclis Hükümet sistemi değiştirilerek seçilmiş bir cumhurbaşkanı ve cumhurbaşkanı tarafından atanmış bir başbakan ve bir kabine sistemi yani Parlamenter Hükümet sistemine geçilmiş ve 23 Nisan 1923’te Cumhuriyet ilan edilerek ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve başbakanı İsmet İnönü olmuştur.

Resmi ideoloji de ancak resmi tarihe dayandırılabilirdi ve öyle oldu. Kemalist iktidar Osmanlı otoritesiyle  kurduğu Cumhuriyeti, emekçilerin yaşam koşullarını iyileştirici değil emperyalistlerin projelerini uygulamak için iktidara oturdu.

1 Mart‘ta yeni yasama yılına başlayan Meclis, Hilafet’i kaldırarak Osmanlı Hanedanı’nı sürgüne göndermiştir.

20 Nisan 1924 tarihinde ise TBMM’de 105 maddeden oluşan yeni bir anayasa yapılmıştır.

Kuvvetler Birliği’ne dayanan bu anayasa, bir imparatorluk bakiyesi olan yeni cumhuriyetin toplumdaki birden fazla etnisite ve inanç guruplarını yok farz ederek çoğulcu anlayışın terki ile tek ırk ve tek inançtan oluşan Ulus-Devlet anlayışını hayata geçirmeye başladı.

Anadolu’da isyanlar baş göstermeye başladı. Bu isyanlar şiddetle bastırılırken, İstiklal Mahkemeleri devlet şiddetini en üst noktaya taşıdı. 60 bin den fazla kişi tutuklandı. 1054 kişi idam edildi.

Siyasal muhalefet ve muhalif basın susturulmuştu. 1930 larda 150 gazeteci, gazete sahibi ve muhalif yazarlar sürügüne gönderilmişti. (Sürgüne gönderilen gazeteciler af dilemeleri karşılığında tekrar geri döndüler)

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın tüm üst düzey yöneticileri tutuklanıp yargılandılar. Ağustos ayında ise Ankara’da 50’den fazla eski önemli İttihat terakki cemiyeti mensubu tutuklanıp yargılandı ve ağır cezalar aldılar. Yazar Orhan Kemal’lin babası ise bakanlık görevinden alınıp tutuklandı ve bir süre sonra serbest kaldı. Adana’da parti kurdu. Parti kurduktan sonra tehditler aldı ve çareyi Lübnan’a kaçmakla buldu. Orhan Kemal o zaman 14 yaşında. bir buçuk sene Lübnan da Tekstil işlerinde çalıştı ve yalnız başına Türkiye’ye döndü.  Kemalist iktidar tarafından Nazım Hikmet, Sebahattin Ali tutuklandı. 1 mayıs işçi bayramı  yasaklandı. Başta İngiliz, Alman ve Fransızlarla siyasal ittifaklar geliştirildi.

Sosyalist muhaliflerin yanında istiklal mahkemeleri adı altında tüm muhalefet susturulmuştu.

Güneş Dil Teorisi gibi ırkçı düşünceyle  yalanlara dayalı  resmi bir tarih yaratıldı.

Tags: ,


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑