Yazarlar

Published on Şubat 18th, 2018 | by Avrupa Forum 2

0

Nuh’un Adamı Enver Atılgan’ın Anısına – Müslüm Üzülmez

Eğitimci, örgütçü, yazar ve “Nuh’un Adamı” şiirinin şairi Enver Atılgan aramızdan ayrılalı 23 yıl oldu. O, 25 Ocak 1995’te bizleri bırakıp gitti, şimdi “keklik seken güzeller bağında”. İnsan sevgisini yüreğinde taşıyan hocamı saygıyla anıyorum.

Immanuel Kant, “Aydınlanma nedir?” adlı yapıtında: “Bağımsız düşünen birkaç kişi her zaman bulunacaktır. Bunlar, önce kendi boyunduruklarını atacak, sonra da insanın değeri ile bağımsız düşünmenin insan için bir ödev olduğu düşüncesini çevrelerine yayacaklardır. Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez. Bunun için gerekli olan, özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her bakımdan, kamunun önünde açık olarak kullanmak özgürlüğü. Ne var ki, dört bir yandan ‘düşünmeyin’ diye bağırılıyor: Subay, ‘Düşünme talim yap’, papaz, ‘Düşünme, inan’; maliyeci, ‘Düşünme, öde’ diyor. Oysa aklın, kamu önünde kullanılması, yani bir kimsenin bilen bir kişi olarak aklını okurları önünde kullanması serbest olmalıdır. Aydınlanma ancak böyle sağlanabilir” diyor.

Bu satırları okuyunca, hiçbir şeyin değişmediği, ama her şeyin her an değişebileceği bir zaman diliminde bir şeyler yapmaya çalışan Enver Atılgan’ı daha iyi anlıyor ve zulmün hâkim olduğu sıkıntılı bu zorba günlerde adaletsizliklere tanık oldukça onun “aydınlık bir gelecek” için verdiği mücadelenin haklılığına yürekten bir kez daha hak veriyorum. Enver Atılgan’ın benim ilkokul öğretmenim olmasıyla da ayrıca övünüyorum.

Evet, Enver Atılgan benim ilkokul öğretmenimdi. Onun benim üzerimde emeği var. Sınıftaki davudi sesi ve akıcı güzel ders anlatımı hâlâ kulaklarımda. Bizlere okuma yazmanın dışında güzel şiirler okur, şarkı ve türküler söylerdi. Türkü dinlemeyi de çok severdi. Her zaman temiz ve ütülü giyim kuşamıyla, saç ve yüz bakımıyla, konuşma ve davranışlarıyla tam bir beyefendiydi. Örnek bir insan ve iyi bir eğitimciydi. Özcesi önce yol bilen sonra yol gösterendi. Aydınlık düşünceler taşıyordu. Çocuklara bilginin ışığını ulaştırıp onlarla birlikte insana yaraşır bir gelecek düşlüyordu. Yaşama aklın kılavuzluk etmesini, yaşama dayanak oluşturacak değer ve normların akılla bulunmasını istiyordu. Özgürlüğün, üretimin, kalkınmanın, gelişmenin yolunun eğitimden geçtiğini iyi bilenlerdendi. Bu nedenle, bir yandan okulda öğrencilerine ışık taşırken diğer yandan da Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) gibi eğitimcilerin mesleki demokratik örgütlerinde hak ve hukuk için mücadele verdi. Yapılan birçok eylemde arkadaşlarıyla birlikte örgütleyici ve yol gösterici oldu. Ama darbeciler güzel şeylerin olmasına fırsat vermek istemedi: 12 Mart ve 12 Eylül’ü yapanlar haki rengin dipçiği altında ABD’nin bölge jandarmalığına soyunan ve onların İslam’ın yeşili ile örtüşmüş doların yeşil bayrağı altında çıkarlarının koruyuculuğunu, ülkemizde rüşvet, hırsızlık ve uşaklığın egemen olmasını sağladılar: Işığa dost olmayıp hep karanlıkta yaşayan sömürücü yarasaların, dolar milyarderlerinin ve iman pazarlayıcılarının kölesi oldular ve kendileri gibi halkında köle olmasını istediler.

Enver Atılgan gerçek bir aydın olmanın yanında birçok özelliği olan bir insandı.

O, örgütçüydü. Türkiye Öğretmenler Sendikası-TÖS’ün Ergani Şubesi’nin kurucu üyesi ve sonradan da Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi oluşu bunun kanıtıdır.

O, hümanistti. Sadece Ergani ve Diyarbakır’ı değil; ülkesini ve yeryüzündeki tüm insanları severdi. Aydınlık bir gelecek için yaşamı boyunca Ergani’de, Diyarbakır’da, İstanbul’da hep mücadele etti. Daha yaşanır bir Türkiye ve dünya için hep kafa yordu, düşündü. Düşündüklerini yazıya döktü, şiirler yazdı. Bizlere birbirinden güzel kitaplar armağan etti. 1963 yılında yayınlanan “Nuh’un Adamı” adlı şiir kitabı ve şiiri büyük yankı yarattı ve çok konuşuldu, çok tartışıldı zamanında. Bir ilerici olarak arayan, araştıran ve eleştiren bir eğitimci olmanın sorumluluğuyla, akla dayanan yeni bir yaşam düzeninin mücadelesini verdi hep; çağının ötesinde olma gayret ve çabası içinde oldu. Bir şiirinde Yunus Emre’ye şöyle seslenir O: “hey/ koca yunus/ sen/ yaşarken çağımı/ niceleri/ gerisinde kalmıştır/ yaşadığın çağın”. (Yaşam Demişiz Adına, Gerçek Sanat Yayınları, 1991, s.15.)

Sorun burada: Çağının ilerisinde ya da gerisinde olmak! Gerisinde olmak çok çok kolay. Hatta Yunus’un biyolojik olarak yaşadığı çağın çok daha gerisinde de olunabilir. Ama ya çağının ilerisinde olmak? Burada biraz durmak lazım. Bu herkesin kârı değil, bir fırın ekmek yemekle de bu olmaz, tuğla gibi kalın kitapları ha bire devirmekle de, ancak doğru düşünme yöntemini bilmekle olur. Örneğin her biri birer dâhi olan Aristo, Hegel, Newton, Marx, Einstein… çağlarının çok ilerisinde oldular ve çok ileriyi görebildiler. Ya bizde? Acaba kaç bilim ve düşünce insanımız çağının ilerisini görebildi? Enver Atılgan çok ileriyi gören biri olmadı ama hiç değilse insanlarımızın çağının ilerisine bakabilmesi, karanlık perdenin yırtılıp kaldırılması için yıllarını harcadı, emek verdi: Bir eğitimci, bir örgütçü, bir şair ve bir düşün adamı olarak.

O, iyi bir şairdi. Daha çok “Nuh’un Adamı” şiiriyle tanındı. Bu şiiri 1963’te yayınlandığında büyük bir yankı yaratmış, günlük gazetelerden edebiyat dergilerine kadar birçok basın yayın organında tartışıldı. 1957 yılında Cumhuriyet gazetesinin açtığı “Yunus Nadi Şiir Armağanı” yarışmasında “Kampana” şiiri derece aldı ve gazetede neşir hakkını kazandı. 1966 yılında Tercüman gazetesinin açtığı büyük şiir yarışmasında da “Nuh’un Adamı” şiiriyle üçüncülük mansiyonu aldı. O, “Nuh’un Adamı” şiiriyle o dönem bölgenin geri kalmışlığını bir tokat gibi insanların yüzüne çarpmıştı. Şiirinin başlangıç kısmında bakın nasıl haykırır: “Ben karanlıklar içinde,/ Bahtsız bir ülkenin,/ Talihsiz çocuğu…/ Ben yıllarca çam ağacına hasret,/ Böğürtlen gölgesinde,/ Cılız ve sıska.// Benim Ülkemde Fabrika bacaları yükselmez,/ Damlarında taşlar yürür./ Ben kitaplarda okurum muhteşem yapıları,/ Gözlerimi kan bürür…/ Ben, tekniğin arşa çıkmış çağında,/ Hâlâ gütmekteyim kara sabanı,/ Ben yirminci aşırın içinde,/ Medeniyetin dışında,/ Toprak bir evde yaşayan,/ Nuh’un adamı.” (Nuh’un Adamı, 1963, s.3)

O, toplumcu bir yazardı. Yazdığı bir yazıda bunu çok net açıklar:

“Toplumun değişmesi ile sanatçının görevinin de değişmesi gereği su götürmez bir gerçektir.

Toplumların sosyal, kültürel ve ekonomik alanlardaki ilerleme ve gelişmelerine paralel olarak bir sanatçı kendisini yenilemesini ayarlıyamıyorsa o sanatçı yerinde sayan bir sanatçı demektir. Sanatın hangi dalında olursa olsun bu tip sanatçıların yapıtları da kuru, soyut ve ilginç olmaktan uzak bir nitelik taşır.

(…) toplumun temelini meydana getiren ekonomik yapının önemini düşünmeden, daha doğrusu düşünmek istemeden üst yapı kurumlarının dar kalıpları içinde araştırmaya yönelirler. İdeolojik mücadelenin sanattan ayrı olduğunu savunurlar. Oysa ideolojik mücadele ile sanat içiçedir. Böyle düşünmeyince, bir Franz Kafka’yı, bir Pablo Neruda’yı, bir Nazım Hikmet’i sanatçı saymamak gerekir. Oysa bu dünyaca ünlü ozanları v.b. sanatçıları sanatçı olarak kabul etmeyecek, tek düşünür ve sanatçının bulunacağını hiç sanmıyorum. Çünkü sanatçının en önemli yanlarından birisi de insancıl olmasıdır. Bir yanda bir avuç mutlu azınlığın gözalıcı yaşantısını en ustaca yansıtırken, öbür yanda milyonlarca insanın acılı yaşam koşullarını görmemezlikten gelmenin gerçek sanatçıya bağdaşır yanı olmaz. İnsan sevgisini yüreğinde taşıyanlar, sanatın kutsal ışığından yararlanma olanaklarından yoksun bulunan geniş halk yığınlarının acılarını içinde duyanlar, elbette ki sanatı toplum için yaratacaklardır.” (Mehmet Bayrak, Köy Enstitülü Yazarlar Ozanlar, TÖB-DER Yayınları,1978,s.184-187.)

O, barış savaşçısıydı. Yaşamı boyunca savaşların hep karşısında oldu. Bir eğitimci ve şair olarak savaş karşıtı olmaması mümkün mü? Eğitimci ve şairden başka kim daha iyi bilebilir savaşın bir yıkım olduğunu, silahların ölüm kustuğunu. Bu nedenle, insanları boğazlamak, insanları öldürmek için silahlara harcanan paraların insanların eğitilmesi ve temel ihtiyaçlarının karşılanmasına harcanmasının mücadelesini verdi. “Eko-Can” adlı şiirini yazmaya kendisini iten işte bu savaş karşısında, barışın yanında aldığı tutumdur. “Eko-Can” şiiri baştan sona bir çığlıktır: “Altı ağustos 1945’i yaşıyorum/ Ben Hiroşimalı/ Ben atom bombası çocuğuyum.// Ben Eko-Can/ Bir ilkokul öğrencisi,/ Arkadaşlarımla kaydırak oynuyorum.// Saat sekiz/ Bir ışık parlıyor gökyüzünde/ Bu parlayan ne yıldız ne aydı/ Bir anda Hiroşima’ya ölüm kıvılcımları yaydı./ Aydınlık karanlıkla iç içe geliyor,/ Bir alev halka, halka/ Bir alev dağ gibi büyüyor.// Koşarak güç belâ evin kapısını buldum/ Eko-Can Eko-Can Eko-Can/ Üç yönden üç ses/ Biri babam, biri anam, biri ablam/ Çılgınlar gibi koştum/ Üç yönde zaman, zaman/ Babamla ablam nasılsa kurtuldu/ Anam hâlâ beni kurtarın diyordu./ O ses kulaklarımızda birden bire kaçıştık/ Ölüm alevleriyle yan yana saatlerce yarıştık.” (Eko-Can, 1969, s.3-4)

O, ezilenlerin, sömürülenlerin, kimsesizlerin hem yanlarında oldu, hem de dili. “Bir Karış Toprak İçin” adlı şiirinde topraksız köylüye yapılan zulmü bakın nasıl anlatır: “Bu öykü,/ Bir yarbayın çizmeleri altında inleyen,/ Emzikli köy kadınlarının öyküsüdür./ Bu türkü,/ Tutsak köy delikanlılarının sırtında şaklayan,/ Kırbaçların yankısıdır./ Bu direniş,/ Bir karış toprak için,/ Canını verenlerin uyanışıdır./ Vur dedikçe yarbay/ İstersen öldür./ Ellerin titremesin/ Süngünü bir düşman gibi kalbime indir/ İyi bil ki,/ Ölümlerin en şereflisi/ Bir karış toprak için ölmektir.” (Eko-Can, 1969, s.20)

 


Enver Atılgan’ın damadı İzzet Kale ile 2003 yılı sonlarında bir sohbetimizde: Enver Hoca evinde çok kötü bir durumda hasta yatarken Fakir Baykurt’tan kendisine bir mektup geldiğini, mektubu okuyacak vaziyette olmadığından gelen mektubu kendisinin okuduğunu, mektup okunurken Enver Atılgan’ın gözlerinden yaşlar aktığını, ağladığını anlatmıştı. Bu dostluğa duyduğum saygıdan dolayı burada sözü usta yazarımız Fakir Baykurt’un, Enver Atılgan’ın “Yaşam Demişiz Adına” kitabına 10/10/1991 tarihinde Duisburg/Almanya’dan önsöz yerine yazdığı “Atılganın Şiirleri” selâmlamasına bırakıyorum:

“«Kardeşim» diyorum, sadece acılardan, sendikamız TÖS’ten değil, şiir kardeşiyiz onunla… Ben genel merkezde, o uçlarda savaşım veriyorduk. Yüzlerce, binlerce meslekdaşımız kıyıma uğruyordu. Kıyıldıkça daha gür çıkıyorduk. Enver 1969’da ikinci şiir kitabı «Eko Can»ı bastırdı. TÖS’ün genel yönetim kuruluna da o yıl girdi, Marmara bölge temsilcisi oldu. Sendikamızın serpilmesine, ayakta kalmasına büyük yardımları dokundu. 12 Mart kırağısında Anayasa değiştirilerek kapatılmasına, ne bugünkü ikilikler olurdu, nede büyük boşluklar. Hem yurtta, hem dünyada, çeyrek yüzyıllık, saygın bir öğretmen örgütü olarak daha da gelişirdi. Edenler utansın, başka ne denebilir?

Bütün o çileler, kıyımlar süresince yazmayı sürdürürdük. Enver’in Akşam’da, Politika’da, İmece’den başka pek çok dergide yazılarını, şiirlerini okuduk durduk. Hele Akşam’daki, üç arkadaşıyla yaptığı Macaristan gezisini anlatan o güzel yazılar unutulamaz.

(…) Yakın okurlara bir önerim olacak; okumaya baştan başlamasınlar, sonunda ilk kitaplardan seçilen beş şiir var, onlardan başlasınlar. Görsünler, konuları nasıl bir genişliğe yayılmış. Görsünler yanma kavrulma ile nasıl geçmiş o altmış yıl. Okuyup görsünler, böyle bir şiir kardeşim olduğu için, hafiften öğünmekle haklı değil miyim?” (Yaşam Demişiz Adına, Gerçek Sanat Yayınları, 1991, s.7-8.)

 


Enver Atılgan’ın Yaşam Öyküsü

1931 yılında Ergani’de (Diyarbakır) dünyaya geldi. Dünyaya geldiği yıl babasını kaybetti. Yetimlik yetmezmiş gibi o yoksulluk yıllarında birde ağabeyi Sezai Atılgan çocuk felci geçirerek sakat kaldı. Naçar bir durumdayken 1944 yılında Dicle Köy Enstitüsüne kayıt oldu. 1948-1949 öğretim yılında Enstitüyü bitirdi. 1949-1957 yılları arasında Ergani’nin çeşitli köylerinde öğretmenlik yaptı. 1957-1958 yıllarında yedek subay olarak askerliğini tamamladı. Terhis sonrası Ergani İnkılap İlkokuluna atandı. 1969’da TÖS Genel Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi. Macaristan Öğretmenler Birliği’nin çağrısı üzerine 1970’te Merkez Yürütme Kurulu Üyelerinden üç arkadaşıyla birlikte Macaristan’ı ziyaret etti. 29 Ocak 1971’de Akşam Gazetesi’nde Macaristan izlenimleri üç gün yazı dizi olarak yayımlandı.

Şiire tutkusunun Dicle Köy Enstitüsü’nde okuduğu sıralarda başladığını yazar. Çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan şiirlerini 1963’te “Nuh’un Adamı” adı altında bir kitapta topladı. 1969’da “Eko-Can” adlı şiir kitabını yayımladı. 12 Mart darbesinden sonra İstanbul İli Bakırköy İlçesi Yavuzevler İlkokulu’nda öğretmen olarak görev yaptı. 1976 bu okuldan emekli oldu. Emeklilik sonrası bir süre Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu -DİSK’te Eğitim Dairesi Uzmanı olarak çalıştı. 1991 yılında “Yaşam Demişiz Adına” şiir kitabı yayımlandı. 25 Ocak 1995’te İstanbul’da vefat etti.

Eduardo Galeano ne güzel yazmış: “bize yemek veren toprak bizi yiyecek olan topraktır.”

Işığın yolunda iyi bir yolcu olan Enver Atılgan’ı unutmayalım, unutturmayalım.

 

Enver Atılgan’ın Yayınlanmış Eserleri

  1. Nuh’un Adamı-Şiir, Talay Basımevi, 1963, İstanbul.
  2. Ergani-Araştırma, (Y. Hekimoğlu’yla birlikte), Fatih Matbaası, 1967, İstanbul.
  3. Eko-Can-Şiir, TÖYKO Matbaası, 1969, İstanbul.
  4. Yaşam Demişiz Adına-Şiir, Gerçek Sanat Yayınları, 1991, İstanbul.

 

Yazılarının Yayınlandığı Gazete ve Dergiler:

İlk şiiri 1957 yılında Cumhuriyet’te çıktı. Sonra sırasıyla Tercüman, Politika, Akşam, Ergani, İmece, Ilgaz, Yelken, Ocak, Mücadele, Diyarbakır, TÖS, Çağdaş Eğitim Dergisi, Karşı Edebiyat, Kıyı, Şiir Okulu ve Sosyalist gibi birçok gazete ve dergilerde şiir ve yazıları yayınlandı.

Tags: , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑