Yazarlar

Published on Kasım 28th, 2017 | by Avrupa Forum 2

0

Muhalif algımız – Erdal Boyoğlu

‘Adaletin olmadığı yerde her sadakat sahtedir’ Paramaz.

Cumhuriyet’le birlikte muhalif topluluğunu oluşturan insanların en önde gelen kaygısı özerkliklerini politik tecavüzlere karşı korumaktı. Cumhuriyet rejiminde bilim insanlarının, aydınların büyük çoğunluğu ne Atatürk karşıtı ne de sıkı Atatürk yanlısıydı. Bunlar mesleki sorunlarını çözerken kendilerini de korumayı ihmal etmiyordu. İktidar, kendine muhalif olan herkese savaş açmıştı. (osmanlı yanlısı şeriatçılarda bundan nasibini aldı)

Muhaliflerin özerkliklerine yönelik tehditler esas olarak iki çevreden geliyordu. Birincisi Devlet yönetimindeki cumhuriyetçilerin sosyalizme olan düşmanlıkları. İkincisi dincilerin Sol/sosyalistlere düşmanlığıydı. Her iki akımda sol/sosyalistleri istenmeyen kişiler ilan etmişti. Ulusalcıların ve dincilerin farklılıklara karşı tahammülü yoktur. Adaletin olmadığı yerde her şey sahte olur. Ulusalcılara göre  ‘Adalet mülkün temeli’ dincilere göre de ‘mülk allahın’ olur…

Toplumsal muhalafetin yaratmak istedikleri adalet, eşitlik, demokrasi, özgürlük, sanat, kültür edebiyat çalışmaları engellendiği için girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı.

Başlangıçta karşılıklı ilişkiler sonucu Kürdleri, Alevileri, Lazları ve Çerkezleri yok sayma planı belli değildi. Azınlıkları göçe zorlama planı hiç belli değildi. Dolayısıyla ortak kararlar ve gelecek üzerine düşünceler vardı. Ne zaman ki 1924 Anayasasın da belirsiz nitelemeler ve ifadeler yer aldı, ortalık ‘tek’çilikden geçilmedi. İşçilerin grevleri yasaklandı, muhalif aydınlar tutuklandı, muhalifler işten çıkarıldı, sürgüne gönderildi, tekçi zihniyetin politikası  asimilasyon ve inkarcılıkla birleşince etkili muhalafet olmanın şartlarıda hemen hemen imkansız hale gelmişti. Bir çoklarının gözü korkmuştu

Muhalif aydınlar, akademisyenler, sosyalistler aynı zamanda, Cumhuriyet önlemlerinin yapay yasallığı nedeniyle ciddi olarak da engeleniyorlardı. Yine de, genel kanının tersine , sol/sosyalist aydınlar, komünistler edilgen biçimde yazgılarına teslim olmadılar. Siyaset sosyolojisinin ana sorununda gösterişli karşı çıkışlarla tepki verdiler. Muhaliflerin etkili olamayışları, onların iktidarın kendi karşıtlarını sahneden uzaklaştırma amaçlarına yardım etmiş olması gerçeğinde yatıyordu.

Baskılara karşı bir seçenek, ayakta kalmak için yasal kanallardan mücadele etmek insanlık onuruydu, aydın bir tavırdı. Ancak sosyalistlerin gösterdiği başarısız kitle çalışması ve cumhuriyetin tekçi gücünden umudunu kesemediğinden dolayı kaybedileceği belli olan bir savaşın içinde yenildi.

Gazeteler ve dergiler kapatılmıştı. Kitle ilitişim alanları daralmıştı. Belli sayıda aydınlar arasında ilişkiler sürse bile hiç bir etkisi yoktu. Uluslararası ilişkilerde Sovyetler Birliği’inde iletişim göçü onlar için tercih edildi. Muhalif aydınlar, komünistler iktidarın uygulamalarından etkilenmeyenler düşünceleri için göç etmenin göreli kolaylığı Sovyetler Birliği olmuştu. Göç edenlerin yüksek niteliği nedeniyle daha da sıkıntıya düşen muhalifler sessizliğe büründü.

Cumhuriyetin yıkıcı ve tekçi karakterini başta kavramayan komünistler, kendilerine ve muhaliflere verdiği zararı anlamakta zorlandılar. 1924 sonrası değerlendirmelerin yanlışlığı sonucu erimeye yüz tututular. İktidarın yaptıklarından yanlı pay çıkarmak isteyenler emeğin gücüyle birleşemedi.

Cumhuriyet dönemi muhalefet kafasını tarihe gömmüş kıçı açıkta, iktidarda umudunu kesmeyenler, Devlete karşı devletce örgütlenmeyi fedef yapmayanlar, toplumsal muhalefeti gelişteremeyenler geleceğe dair Adalet, Hak, Hukuk, İnsan hakları gibi konular yeterince işlenmediğinden, muhalifler yan yana gelemediğinden dolayı ortak bir cephe de kuramadılar.  Dolayısıyla, Dayanışma kültürü içselleştirilemedi, ortak muhalefet örgütlenmedi, gündemi belirleyen faliyetler geliştirilemedi,

Ulusalcılar/libareller ve muhafazakar/dinciler tek devlet tek millet tek bayrak’la anlaşıyorlardı ama iki cephede birbirine bayrak sallıyorlar.

Türkiye’de çoğunluk gerçeklerden ve gerçeği söyleyenlerden nefret ediyor. Geniş anlamda ulasalcı ve dinci toplumun en derin sorunu budur.  Herkesin doğrusu kendine olunca kim ne yapsın gerçeği ortada.

Muhalifliğimizin en güzel yanı adalet ve dayanışma kültürü olurken, insanın sevgi dünyasına ait değerleri ihmal ettik. Gorki’nin Ana romanı gelir aklıma, Pavel aşkını devrimden sonra ertelediği gibi bir şey. Bizim muhalif hallerimizde de hele bir devrim yapalımla başlayan laflarımızla ve ertelediklerimizle yüzleşmediğimiz gibi bir durum.

Sevginin olmadığı bütün sosyal ortamlar zifiri karanlıktır. İçinde sevginin olmadığı hiç bir şey kazanılmaz. Düşleri ve Sevgiyi erteleyen bütün ortamlar kaybetti.

Yaşamayanlar bilmezmiş, öldürülmemiş insan da iyi görülürmüş.

Ohal rejimi her türlü kararı veriyor ve her türlü haksızlığı yapıyor. İktidarın OHAL dışında hiç bir projesi yok. Ohal ile yatıp kalkıyor. Ohal’ın uygulamaları ve kararları teşhir edilmeli. Bütün diktatörler, son çare olarak geçmişlerinde neye karşısalar onu bile yaparlar. Yeni bir şey yok. Kıçı sıkışan  ya Atatürkçü oluyor ya da dinci oluyor.   Menderes’de son dönemlerinde Atatürkçü olmuştu. rejime bağlılığını dile getirmişti. Kemalist rejimin gazabından kurtulamadı. Bu ülkede para eden ya atatürkçülük ya da dincilik. İkisi de para ediyor.

Vicdansızlığın kumaşı kimliksizlik, kişiliksizlik, duyarsızlık, bananecilik, bencillik; Libarel sanıyorsun devletçi, dindar sanıyorsun tecevüzcü, solcu sanıyorsun milliyetçi. Türk sermayesi halinden memnun, paranın mutlak egemenliği sağlanmış. Fırsatçılar ülkesi olmuş.  Artık kimsenin bir şey olduğu yok anlayacağınız. Yıllar da geçiyor ve hala bir arpa boyu yol alınmamış; Kürdlerin muhalifliğide olmassa tam bir ölü toprağı. Bu coğrafyanın batısı, doğusu, kuzeyi ve güneyi muhaliflerin sesiyle buluşmalı. Muhaliflerin alanına girmeli, ortak payda  neticede. Şeriat gelip içki yasaklanmadan haydi sağlığa diyenler ortalık yerde boş lakırdı yapmaya devam ediyorlar malasef hala.

Siyaset,sosyoloji hak getire, hep görünmez alemden müjdeli haber bekleniyor. kriz gelecek, Amerika, BM iktidara el koyacak, Lahey’de yargılanacak, kaçacak vb laflar ortalık yerde dolanıyor. İş yapmak istemeyenler, sokağa çıkmayanlar, sokaktan korkanların laf ebeliği bunlar.

Sokak lümpenlerin  termonoloji sorunu var. İslamo  faşizm, atlayan zıplayan faşizm gibi laflar bu ülkenin kültürüne en uygun benzetmelerdir.  Gömlek bu, söylenme kültürü.  Birini çıkarırsın, diğerini giyersin…

Ohal’e muhalefet edecek bir değişim olacağına çoğunluk inanmıyor. İnansa sokağa çıkar.

Şeriata karşı, resmi anlayışı tercih etmeyen Kızılbaşlar, Rafiziler, Kalanderiler, Işıkçılar, Babailer, Bektaşiler, Türkmenler vb adlarla anılan topluluklar çeşitli zamanlarda Osmanlı da  hedef olmuşlardı. Cumhuriyet sonrası bu devam etmiştir. 1930’da Ankara da ‘Mum Söndü’ tiyatro oyunu oynanmıştır, sesiz kalınmıştır, Kızılbaş köyleri hep dağların başında kurulmuştur. Cumhuriyet Anayasası Kızılbaş/Alevileri kabul etmemiştir.  Kemalist yazarlardan Yakup Kadri, Ömer Seyfettin, Hüseyin Rahmi gibiler  Kızılbaş alevileri aşağılamıştır. Yılan gibi  insanları zehirlemişlerdir. Buna rağmen bir kısım Anadolu çomarı  aleviler bu ırkçıları ve kindarları   sevmeye devam etmektedir.

Osmanlı da Şeriata aykırı olduğu gerekçesiyle suç olarak öngördüğü fiillere bir bakalım. 1) Kızılbaş/Rafizi/Hurifi olmak. 2) Rafizi kitapları bulundurmak. 3) Oruç tutmamak. 4) Namaz kılmamak. 5) Hutbe dinlememek.6) Saz çalıp Semah dönmek, Cem yapmak. 7) Yunus Emre’den deyişler dinlemek.8) Yezide lanet okumak.9) Şarap içmek. 10) Ahirete inanmamak. İşte bu gerekçeler Kızılbaşların katline kadar uzanır. Bugün Malatya’da Alevilerin evlerine çarpı koyulduğundan dolayı bir şaşkınlık yaşanması insani ve vicdani bir duygu olabilir mi? Tekçi Laik bir cumhuriyet den  bahsedenlerin yüzü kızarmadıkca Osmanlının Mehter marşın dan, Cumhuriyet’in ” Varlığım Türk varlığına armağan olsun” andından’,  Bir Türk Dünyaya bedel’dir mottosundan,  hem gücün hem de üstünlüğün yarattığı psikolojiden korkmaya  ve biat etmeye devam ettikce Malatya’da Alevilerin suratlarından yayılan  korkuyu göstermeye devam edeceklerin kim olduğu ve hangi  ideolojiden beslendiği sır değildir. .

Yaşananlarla yüzleşmek öncelikle geniş anlamda sivil toplumun ve örgütlerin  henüz bu konuda bir yerlerde değil, her grup her dernek kendi derdine ağlıyor. Dertler ortaklaştırılmadan devlete demokratik adım attırmak zorlaşır. Geçmişimizle yüzleşmeliyiz, ve bunu yapmadığımız ve başaramadığımız sürece bugünlerden daha iyi olmayacaktır. bunu söylemekten yorulsak bile yine yeniden yeniden söylemek gerekiyor. ‘Söylenme söyle’ demenin insani duruşunu görmeliyiz.

Eğer cesaret edip eleştiremiyorsak, eleştirmekten korkuyorsak trajedimizin devam devam ettiğini/edeceğini söylemek abartı olmaz. Olumsuz gördüğümüzü söyleyebilirsek, yanlışa dokunabilirsek onunla yüzleşirsek işte o zaman vicdanımızın sesini duyarız.

İnsani duygularla bilgiyi paylaşırsak sevgiyi de çoğaltırız.

”Dilimin sınırları, dünyanın sınırlarıdır” der Wittgenstein.

Tags:


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑