Almanya

Published on Aralık 21st, 2017 | by Avrupa Forum 3

0

Kıvılcım: İki Ülkede de Üniversiteler Aynı Sistemin Baskısı Altında (Dört Akademisyen’in Berlin’i – I)

Zeynep Kıvılcım kendi deneyimlerinden yola çıkarak Almanya ve Türkiye’deki akademiyi karşılaştırdı. Her iki ülkedeki üniversitelerin de aynı sistemin baskısı altındayken Türkiye’de sisteme karşı ciddi bir karşı duruşun olduğuna dikkat çekiyor.

“Her iki ülkedeki üniversiteler de aynı sistemin baskısı altındalar. İki ülke arasındaki büyük fark şu ki; Türkiye’deki bu sistemik dönüşüme ciddi şekilde karşı duruyorduk, hala da duruluyor.”

Almanya’da ve Türkiye’de akademi nerelerde benzeşiyor, nerelerde ayrışıyor? Türkiye’den Almanya’ya giden akademisyenler nelerle karşılaşıyor?

Dört Akademisyenin Berlin’i yazı dizisinin ikinci gününde bir yıldır Berlin’de olan Zeynep Kıvılcım iki ülkedeki akademileri anlatıyor.

Barış İçin Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalamasının ardından İstanbul Üniversite Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden ihraç edilen Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım, bir sene önce geldiği Berlin’de çeşitli üniversitelerde ders verdi ve şu anda “Avrupa Birliği-Türkiye Mülteci Anlaşması” başlığındaki araştırmasını yapıyor.

Her iki ülkede de akademinin neoliberal sistemin baskısı altında olduğunu söyleyen Kıvılcım, kendi tecrübesine göre iki ülke arasındaki en büyük farkı şu şekilde belirtiyor: “Türkiye’deki bu düzene ciddi bir şekilde karşı duruluyor. Almanya’daki üniversitelerde neoliberal dönüşüme karşı kimsenin hemen hiçbir mücadele yürütmemesi şaşırtıcı.”

Buna verdiği örneklerin başında Türkiye’de kazanımlarla sağladıkları iş güvencesine Almanya’da sadece profesörlerin sahip olması ve bu profesörlerin çoğunun erkek olması geliyor.

Türkiye’den gelen birçok akademisyenin ilticaya başvurmaya yönlendirildiğini anlatan Kıvılcım, “Buraya geldiğim zaman birçok kişi ‘Herkes Türkiye’den kaçıyor Almanya’ya gelebilenler kurtuluyor’ ama böyle bir şey yok. Burada Türkiye’deki mücadeleden uzakta kendimi kötü hissediyorum. Türkiye’ye dönebilmek istiyorum” diyor.

Kampüse giriş: “Polis yok ama ritüel var”

Türkiye dışındaki üniversitelere dair ilk izlenimler kapılarda güvenlik görevlilerinin olmaması olur. İstanbul Üniversitesi’nin ardından Almanya’daki üniversitelerde bu farkı nasıl gördünüz?

Geçtiğimiz yıl dört farklı şehirdeki üniversitelerde ders verdim, bir kaç farklı üniversitede seminer verdim. Beş altı farklı üniversiteyi deneyimledim. Oradan hareketle konuşabilirim.

İstanbul Üniversitesi’nde 16 yıl çalıştım. Sen söyleyinceye dek o yönden fark olduğunu düşünmemiştim.

İstanbul Üniversitesi’nde polisler, sivil polisler, özel güvenlik görevlileri, engellenme, içeri girerken sorgulanma var. Bununla birlikte Almanya’daki üniversitelerde de muazzam bir bürokrasi ile birlikte üniversitelerin bir şeylerine kaydolma, kartlarını alma durumu var. Almanya’da polis kontrolü gibi bir şey yok ama mekanlara girişle ilgili bir ritüel var.

“İnsansızlaşmış güvenlikleşme”

Burada bir noktadan sonra insansızlaşmış güvenlikleşme var. Öğretim üyeleri kredi kartına benzer kartları okutarak duvardaki bir panonun açılan bölümlerinden aldıkları anahtarlarla sınıfların kapılarını açıyorlar. Ders bitince de kilitleyip anahtarı bu dijital kartla açılan bölmeye geri koyuyorlar. Dersler dışındaki sürelerde sınıflar hep kilitli. Kapıda güvenlik görevlisi yok ama bir yere gidip anahtarı almıyorsun, makineyle uğraşıyorsun. Diğer yerde saydam torba, kilidinin olması gibi şeyler ortaya çıkıyor.

Kontrolün olmadığı gibi bir şey hissetmedim. İstanbul Üniversitesi’ndeki gibi elle üst arama, çantanı deşeleme yok ama bence kontrol var. Rafine bir şey var. Taarruz edici değil ama çok daha rafine bir şekilde bizim Türkiye’deki aşamaları çoktan geçilmiş şekilde sofistike bir müdahale ile gerçekleşiyor.

Bizde daha insani bir şey vardır, kapıları açan kapatan bir görevli vardır, girişte bir yerde durur, burada böyle bir şey yok. Bir defa benden önce ders veren kişi anahtarı yerine koymamıştı. Böyle bir durumda kapıyı açamıyorsun. İnsansızlaştırılmış bir sistem var. Bizde bir abi vardır “Benden önce kimin dersi vardı?” dersin, “Bilmem kim hocanın” der, gidip odasına sorarsın anahtarı bulursun. Burada öyle bir şey yok. Dolapla muhatap oluyorsun.

Derslikler: “Öğreten ve öğrenen ilişkisi daha belirgin”

Kapıları açabilip sınıfa girdiğinizde karşılaştığınız sistemi ve öğrencileri Almanya ve Türkiye açısından nasıl karşılaştırırsınız?

Geçen sene ders verdiğim sınıflarda Almanyalı olmayan da çok öğrenci vardı. İngilizce ders verdiğim için değişim programlarıyla üniversitede olan çok öğrenci vardı. Almanyalı öğrencilerle ilgili bir şey değil aslında anlattıklarım.

Ama öğrencilerin tamamının Almanyalı olmamasıyla birlikte öğrenciler Almanya’daki sistem içinde yapılandırılmış derslere giriyorlar. Dolayısıyla hepimiz o sisteme göre bir düzeneğin içindeyiz. Almanya’da çok daha hiyerarşik bir sistem var. Bizim aslında kaçınmaya çalıştığımız “öğreten” ve “öğrenen” ilişkisi “hoca” ve “öğrenciler” şeklinde çok daha belirginleşmiş ve altı çizilmiş durumda. Her şey buna göre konumlanıyor.

Türkiye’deki hiyerarşiden dahi rahatsız olarak, ona göre bir takım metodlar benimsemeye çalışmıştım ve feminist metodolojiyle ders veriyordum. Türkiye’de de zor oluyor, hiyerarşik eğitim sistemimiz var ama burada çok daha hiyerarşik.

“Kolektif öğrenme ortamındaki sekte”

Almanya’da eğitim sistemi içinde modüller diye adlandırılan esnek bir yapı var. Herkes hemen hemen kendi transkriptini yaratabiliyor. Bir öğrenci bu dersten 8 kredi alacağını söylerken diğeri üç kredi almak istediğini söylüyor. Türkiye’de öğrencinin verdiği emeğe kredi belirleniyor, ya da okul sana şu kredilik ders diyor.

Senin buradaki durumda tüm kredilere göre gereklilikler belirlemen gerekiyor. Bunu eninde sonunda belirlersin ama asıl sınıftaki ortama şu ciddi etkisi oluyor; herkes belirlediği krediye göre konumlanıyor. Bu da sınıftaki kolektif öğrenme ortamını sekteye uğrayan bir durum yaratıyor.

Kolektif öğrenme ortamı önemsediğim bir şey. Kolektif öğrenmede hepimiz birbirimizin öğrenmesini gözetiyoruz, bunu amaçlıyor ve bunun için emek sarfediyoruz. Almanya’da çok farklı insanlar çok farklı şeyleri takip ettiğinde, bunu sağlamak güçleşiyor. Herkesin elinde kendi menüsü var, ona göre bir şey yapmaya çalışıyor.

Almanya’daki sistemin artısı, öğrencinin isteklerine alan sağlaması. Ama bir yandan da sınıfı kolektif mekan olmaktan çıkarma yoluna gidiyor. Şu anda tam öyle olmasa da o yönde giden bir şey. Herkes sadece kendisiyle ilgili bir şey yapmaya çalışıyor.

“Nasıl mücadele edebileceğimi Beyazıt’taki öğrencilerden öğrendim”

Büyük bir özlemle İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrencileri anıyorum. Özellikle sosyal bilimler alanlarında öğrencilerin üzerinde konuşulan, birlikte öğrenmeye çalıştığımız şeylerin gerçek yaşamdaki ilişkilerini görmek, anlamak, onlarla ilgili meselelere duyarlı olmaları mutlaka gerekli bir şey. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin bu anlamda bütün tartıştığımız şeylerin hayatta ne anlama geldiği konusundaki kavrayışları, politiklik düzeyleri başka yerle boy ölçüşemez.

İstanbul Üniversitesi zaten çok özel bir yer bence. Ankara Üniversitesi mezunuyum ama hala Beyazıtlıyım diyorum. Beyazıtlılık başka bir şey. Orada çok şey öğrendim.

Bu zor ve inişli çıkışlı, insanın öngöremediği politik süreçte dahi insan nasıl mücadele edebileceğini öğrencileri gözlemleyerek öğrendim. Hala da onların yüzde 1’i kadar cesur değilim.

Almanya’da öyle bir durum yok. Olmaması elbette aynı ortamın burada olmamasıyla da ilgili. Burada da öğrencilerden enerjiyi alıyorsun aslında, ama buradaki öğretim şekli daha statik. Eminim buradaki öğrenciler de o dinamiği alırlar. Humbold’ta geçen yıl bir öğrenci işgali oldu mesela. Aslında enerji var ama İstanbul Üniversitesi’ndeki gibi değil.

İdari işler: “İnsansızlığın istisnası otomasyon”

Akademisyenlerin karşılaştığı idari işler Türkiye’de dile getirilen konulardan. Bu konuda Almanya ve Türkiye’yi nasıl karşılaştırışınız?

İstanbul Üniversitesi’nde “efsane” Nokta sistemini (otomasyon sistemi) deneyimledim. Otomasyon bize yardımcı olmazdı, biz otomasyonla mücadele ederdik. “Nokta sistemi kendi başına organizma” diyorduk.

Almanya’daki üniversiteler otomasyonda Türkiye’den daha geriler. Her şey eski usul yapılıyor. Sınıftaki öğrencilerin her birinin elinde kağıt var her ders için o kağıdı el yazısıyla dolduruyorlar. Ad, soyad, ders kodu, hocanın bilgilerinin yer aldığı kağıda ben kredi ve notları yazıp imzalıyorum. Öğrenciler kağıdı bir yere teslim ediyorlar. Orada bir kişi otomasyona onu sokuyor. Bir sürü hata oluyor. İstanbul Üniversitesi’ndeki tuhaf Nokta sistemi bile daha çalışırdı. Ben bilgileri sisteme giriyordum.

Almanya’daki otomasyon konusu, demin bahsettiğim insansızlığın dışında, sonsuz hata yapılabilen ve çok vakit harcatan bir sistem. Üniversiteler arasında birörneklik yok. Ders hazırlamak için harcadığım kadar zamanı idari işleyişi anlamak ve uygulamak için harcadım. Almanya’daki muazzam bürokrasiyi üniversitede de gördüm. Dönem bittiği halde hala anlayamadığım noktalar var. Almanyalı meslektaşıma anlamadığım bir şeyi sorduğumda “açıkçası ben de anlamadım” diyebiliyor. Böyle bir sistem var. Derslerde öğrencilerle ilgili ilişkilenmeyi de etkiliyor.

İş güvencesi: “Türkiye’de dönüşüme ciddi karşı duruş var”

Türkiye’deki önemli mücadele alanlarından biri de iş güvencesi. Almanya ve Türkiye’yi bu konuda nasıl karşılaştırışınız?

Her iki ülkedeki üniversiteler de aynı sistemin baskısı altındalar. O konuda bir ortaklık var. Kamu üniversitelerinden devletin katkılarının azaltılması, daha ziyade özel kaynaklarla fonlama ve bunları da akademisyenlerin kendilerinin bulması, fonları verecek olan yerlerin paraya dönüştürebileceği araştırmalar yapman gibi bir trend iki ülkede de var.

İki ülke arasındaki büyük fark şu ki; Türkiye’deki bu sistematik dönüşüme ciddi bir şekilde karşı duruyorduk, hala da duruluyor. Neye karşı olduğunun farkında olarak karşı duruyorsun. Bunun politik olarak neye tekabül ettiğini, sistemin senin bulunduğun yerdeki yansımasının bu olduğunun ve senin de buna karşı duruşunun politik anlamının ne olduğunun farkında olarak mücadele yürütülüyor.

Bu mücadeleyi yürütürken direngenlik çok önemli. Karşımızda çok acımasız bir devlet aygıtı var. Fiziksel şiddet gösterebilen, işten atabilen. Buna rağmen çok ciddi bir direniş var. Bunun çok önemli bir tanesi asistanların iş güvenceleri için yaptığı 50/d direnişleridir. Biz Türkiyeli akademisyenler öyle bir yerden, böyle bir deneyimden geliyoruz.

“Almanya’da dönüşüme karşı hemen hiçbir mücadele yok”

Bu açıdan Almanya akademisi oldukça kötü bir durumda. Almanya’da üniversite üzerinde aynı baskıların olması şaşırtıcı değil, bu sistematik bir şey. Bu sistem burada muazzam bir alan kazanmış. Ele geçirmediği çok az bir yer kalmış Alman üniversitelerinde. Bu durumu görünce birden şaşırıyorsun.

Almanya’da da kamu üniversitelerinde çalışıyoruz ve araştırma yapıyoruz. Almanya’daki üniversitelerde neoliberal dönüşüme karşı kimsenin hemen hiçbir mücadele yürütmemesi şaşırtıcı. “Şunu yaptık da olmadı” durumu da yok, herkes durumu kabullenmiş, aslında kabullenilen bir şey bile yok, “Bu böyle” hali var.

Acıklı olan şey şu; bu sistem üniversitelerde gündelik şiddet olarak yaşanıyor. Her sene eğitim öğretim yılıyla sınırlı 10 aylık kontratın var, işe başlangıcında bir sonraki kontratın için bir şeyler aramak zorundasın. Sürekli olarak seni gerginlikte tutan bir şey oluyor. Ders verirken başka yere başvurmak zorundasın. Bu o sürede işindeyken bile seni güvencesiz hissettiriyor.

“Almanya’da güvenceliler sadece profesörler, çoğu da erkek”

Ben Almanya’ya geleli henüz bir sene oldu. Almanya akademisi ile ilgili gözlemlerim de elbette sınırlıdır. Ancak yine de oldukça şaşırdığımı söylemeliyim. Almanya akademisi için “Çok rekabetçi” diyorlar.  Emek sömürüsü rekabet olarak adlandırılıyor. Türkiye’de de dönüşüm öyle meşrulaştırılmaya çalışılıyordu.

Almanya’da sadece profesörlerin kadrosu sürekli. Türkiye’de kazanımlarla sağladığımız çok geniş olan iş güvencesi burada sadece profesörlerde var. Profesörlerin çoğu erkek. Akademide güvenceli alan eril.

“Evinin kirasını ödeyemeyen çok”

Benim bu ilk senemde gözlemleyebildiğim kadarıyla, akademi ile parasal bağı sağladığın projeleri profesörler alıyor. Projeyi alan hoca, projede yer alacak kişileri belirliyor. Senin bir proje içinde yer almanda özgeçmiş ve yayınların da etkilidir ama büyük oranda hocayla ilişki etkili. Projelere katılım kişisel ilişkiler üzerinden yürüyor. Hocalar tanıdığı kişilerden ekipler oluşturuyor, bu arada da projedeki insanların çoğu olduça az para alıyor.

Güvencesizler içinde post-doc grubu en geniş grup. Bunlar çeşit çeşit projelerle geçiniyor, birçok kişi aynı anda birden çok projede olmak zorunda kalıyor, hiçbirinden yeterli parayı alamıyor. Post-doc olarak ders verdiğin zaman sınırlı bir maaş alıyorsun ve bu miktarla ile geçinmen mümkün değil.

Eğer doktoran yok ise ama hocan sen derse gir diyorsa yüksek ihtimalle hiç para almıyorsun. Bu normal kabul ediliyor. Bunu büyük ve tanınmış üniversiteler de böyle yapıyor. “Bu durumdan memnun olmalısın çünkü cv’nde ders gösteriyorsun” diye düşünülüyor.

Ders vermenin kendisi Türkiye’de bizler için çok önemli bir faaliyettir. Öğrenciler açısından da öyledir. Almanya’da asıl faaliyet proje yürütme faaliyeti diye gözlemledim ben. Ders vermek bir çok akademisyen tarafından yük gibi görünüyor. Örneğin ben geçen sene bir üniversitede verdiğim 14 haftalık bir dersten hiç para almadım. “Ders karşılığında para almayacağım” diye hazırlanmış kontratlar var.

Doktora yapan, ders veren, projede çalışan ama evinin kirasını ödeyemeyen akademisyenler yaygın. Projede çalışanlar çok fazla idari iş de yapıyor. Bazı üniversitelerde veya bölümlerde idari çalışan çok az sayıda.

“Sorunun kaynağı olan sistem görülemiyor”

Türkiye’de benzer şeyler yaşıyorduk ama “Ben neden idari iş yapıyorum?”, “İdari iş yapmak zorunda değilim, öyleyse idari işin ücretini de almalıyım”, “Yaptığım akademik işin ücreti bu olmamalı” diye direnişler vardı. Burada bunların hiçbiri konuşulmuyor.

“Senin kadron neden güvenceli değil?” diye sorduğun zaman da kişi boynunu eğiyor, kendi güvencesizliğinden kendisi utanıyor. Bir kabulleniş var. “İşte o kadar iyi olmadığım için güvenceli kadro alamadım” diyorlar. Halbuki “o kadar iyi” olabilmesi mümkün değil. Zaten güvenceli kadrolar çok az ve sadece profesörler için. Sorunun kaynağı olan sistemi göremiyor.

Türkiye’de biz içinde yaşadığımız şeyin sistemik koordinatlarının ne olduğunu daha iyi anlıyorduk. Burada öyle değil. Çok üzücü gerçekten.

Sendika: “Hukuki mücadeleyi sendikanın desteğiyle sürdürüyorum”

İş güvencesizliğine karşı sendikal örgütlülük önemli bir yer tutar. Almanya ve Türkiye’de örgütlenme konusundaki farklar neler?

Üyesi olduğum Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) İstanbul 6 Nolu Üniversiteler Şubesi’nin tüm bu süreçte, özellikle son iki yıldır yaşadığım ve genel olarak yaşadığımız süreçte muazzam bir önemi vardı. Eğitim Sen’in bir sürü şeyine eleştirim olmuştu ve halen de var ama içinde mücadele ederken de, mücadelemizle, sıkıntılarımızla içinde hep varolabildiğimiz bir sendika oldu.

İki yıllık çok zor süreçte Eğitim Sen’in çok önemli yerde durduğunu düşünüyorum. Tüm işten çıkarılan üyelerine maddi yardım yapmaya devam ediyor. İki yıllık sürede hala tüm üyelerine maddi desteğini, ücretsiz hukuki desteği sürdürüyor.

Sürekli taarruz altında olan büyük bir insan grubundan bahsediyoruz. Yurtdışındayım ama orada yürüttüğüm hukuk mücadelesi var; işe iadem, bizi tehdit eden mafya liderlerine açtığımız davalar… Bütün bunları sendikanın desteğiyle yürütebiliyorum.

Türkiye’deki arkadaşlarım için de bu kadar yoğun hukuki tacize karşı karşı hukuki mücadele yürütebilmek mümkün değil, bir yerde artık bırakırsın.

Bir yıl önce KHK ile ihraç edildiğim İstanbul Üniversitesi aynı sebeple (barış için attığım imza) bana diğer tüm İstanbul Üniversitesi imzacılarına kınama cezası verdi. Aynı kurum, aslında zaten suç olmayan aynı fiil nedeniyle hem en yüksek cezayı hem de neredeyse en düşük cezayı verdi. Sendikanın avukatı sayesinde takip edebiliyorum tüm bunları.

“Göçmen emekçileri konuşurken öznesi olduk”

Almanya’da üniversitelerde sendikalaşma oranı çok düşük. Üniversitelerde sendikalı çok az akademisyen var, sendikaların üniversitelerdeki etkinliği de oldukça az. Türkiye’de de sendika her üniversitede çok etkin değildir ama yine de Almanya’nın da büyük kentlerindeki üniversitelerdeki durumdan bahsediyorum. Bunun sebebi sendikaların tarihi arka plan nedeniyle olabilir, ben henüz bilgi sahibi değilim akademideki sendikal mücadele tarihi hakkında.

Sendikaların bu güçsüzlüğü insanın kendisini çok daha güçsüz hissettiriyor. Burada da sendikaya hemen üye oldum. Ama tüm etkinlikler Almanca yapılıyor. Türkiye’de de konu ettiğimiz, göçmen emekçilerin sendikal örgütlenmedeki yeri diye üzerine kafa yorduğumuz şeylerin öznesi olduk. Göçmen emekçi olarak üye olduğumuz sendikanın faaliyetlerini sendikanın iyi niyetine rağmen anlayamıyorum ve katılamıyorum.

Almanya’da Eğitim Sen’in kardeş sendikası olan GEW’e üyeyiz. GEW üyelik koşullarını oldukça esneterek bizi üye yaptı. Sendika destek olmaya çalışıyor ama hem akademide çok örgütlü değil hem de bizden önce göçmen akademisyen dalgası da belki bu kadar ani gelmedi. Belki de bizim taleplerimizle yeni adımlar gerçekleşecek. Ancak, GEW sendikası Barış İçin Akademisyenler Almanya’nın dernekleşme sürecine de çok destek oldu ve olmaya devam ediyor.

Meslektaşlar

Almanya’daki meslektaşlarınızın yaklaşımları nasıl?

Almanya’da da aynı Türkiye’deki gibi çok farklı tip akademisyen var. Bazı akademisyenler bizimle çok büyük bir dayanışma içinde. Dayanışmanın politik bir yerden olduğunu, yaşanılan şeyin ne anlama geldiğini doğru yerden okuduğunu her konuşmasında görüyorsun.

Bir grup meslektaş ise, o kendisi altı aylık kontratı bulamazken bir başkası Türkiye’den biri gelip iki yıllık bir kontrata ulaşmışsa içten içe sinir oluyor, söylemese de hissediyorsun.

Bir grup akademisyenin ise çok da umrunda değil.

Sınıf: “İlticaya yönlendiriliyoruz”

Üniversite dışındaki hayatta nelerle karşılaşıyorsunuz?

Almanya’ya geldiğimizden beri hemen hemen tamamımız sürecin bir ya da bir kaç aşamasında iltica başvurusu yapmaya yönlendiriliyoruz. Evraklarınla başvurup oturma izni almak istiyorsun, “Veremeyiz iltica edin” diyorlar. Nedeyse döngü şeklinde 10 ayda bir oturma izni yenilerken böyle bir şey yaşıyorum. İltica etmek bir karar. Ben koşullarıma göre iltica etmemeye karar verdiysem ve eğer bu ülkede kalmak için oturma izni alabilmek için gerekli evraklarım varsa niye iltica edeyim? “Ya Türkiye’ye döneceksin ya iltica edeceksin” diye bir noktaya sıkıştırmaya çalışıyorlar.

Başlarda bunun nedenini anlayamıyordum. “Bir sene geçerli kontratım var, üniversite maaş vermeyi kabul etmiş, yabancılar ofisi kabul etmiyor. İltica edilince kabule dek çalışamayacağız, Almanya devleti bize para harcamak zorunda olacak neden bizi iltica etmeye itiyor?” Bunu Almanyalı bir hukukçu arkadaşıma sordum. Yorumu şöyleydi: “Almanya devletinin de sisteminin de aslında entegrasyon, ki artık göç kültüründe kabul edilmeyen bir kelime bu, amacı yoktur. Göçmenlerin entegre olmasının tersine toplumun çeperinde kalması ve orada ayrışması üzerinden bir sistem düzenlenmiştir. İltica sürecine sokarak seni çeperde sıkıştırmaya çalışıyor. Muazzam bir kontrol uygulayabiliyor üzerinde. Siz oturma iznini talep ederek aslında buna karşı çıkmış oluyorsunuz. Gelip doğrudan orta sınıfta bir yere girmek istiyorsunuz. Sistem reaksiyon gösteriyor size, sizi geri itiyor.”

Bunu hem sistemin kendisinde görüyorsun hem de uygulayan kişilerde. Orada yetkili kişiler mümkün olduğunca seni reddetmek üzerinden hareket ediyor. On ayda bir, biri “Oturma izni alamazsın ilticaya başvur” diyor, “Aman Allahım gene mi?” oluyorum.

“Kreuzberg’te mi oturuyorsun?’ kodlaması”

Bazı Almanyalı meslektaşlar da orta sınıfa doğrudan girme hattında oluşumuza şaşırıyor adeta. “Hangi semtte oturuyorsun, orası pahalı değil mi senin için?” gibi sorular geliyor. Halbuki aynı işi yapıyor, aynı bölümde çalışıyoruz. Kendini tutamayarak söylüyor bunu. “Senin ‘mağdur’ olman gerekiyor, mağdur değilsin” demek istiyor aslında.

Ayrışma ve çeperde tutulma talebi sadece sistem ve onu uygulayan memurlar değil de toplumun kendisinden gelen bir şey. “Türkiye’den geldim akademisyenim” dediğinde politik meslektaşların dahi “Kreuzberg’te mi oturuyorsun?” diyor. “Aslında oturmak isterim ama kiralara param yetmiyor” diyorum. Onlara göre “Berlin’deki Türkiyeliler orada oturur” diye kodlamış. Oturmuyorum deyince şaşırıyor, Almanyalıların alanına girmişiz gibi hissediyor.

Türkiye-Almanya: “Hiçbir şey olmamış gibi cv’sini dolduran biri mi olmalıyım?”

Tüm bu anlattıklarınızın ardından neler Türkiye ve Almanya’ya dair neler hissediyorsunuz?

Türkiye’ye dönmek istiyorum. Burada uzun süreli kalmak istemiyorum. Buna dair bir olumlu gelişme olmaması çok endişe verici. Ben buraya ait değilim ve ben burada yaşlanmak istemiyorum. Ben daha önce yurtdışında yaşadım, doktoramı yurtdışında yaptım ama Türkiye’deki mücadelenin bir parçası olmak istiyorum. Benim aidiyet hissetmediğim bir yer burası ve toplumu, politik mücadele şekillerini anlamlandırmakta güçlük çekiyorum.

Bizler Türkiye halklarının mücadelelerinin bir parçası hissettiğimiz ve bunlarla ilgili kendimizi sorumlu hissettiğimiz için bu metne imza attık, bunu kendimiz için yaptık, yoksa biz artık biz olmayacaktık.

Bunu yaptıktan sonra buraya geldiğiniz zaman burada şöyle bir beklenti var; “Hiçbir şey olmamış gibi burada akademisyen olalım, derse gidelim, araştırma yapalım…” Ama öyle değil ki. Benim Türkiye’de doçent olarak sürekli ve güvenceli kadrom vardı, 65 yaşına dek ders anlatırdım orada, maaşımı da alırdım, yurtdışına kongrelere de gidiyordum, derslerimi de anlatıyordum, bir evim de vardı, tatile de gidiyordum… Akademisyenlik buysa ben bunu Türkiye’de zaten yapabiliyordum. Ben akademisyenliğin bu anlama geldiğini düşünen ve öyle yaşayan birisi olsaydım zaten şimdi de burada olmazdım.

Buraya gelince bambaşka insan mı olmalıyım? Birdenbire sadece akademik araştırmalar yapan cv’sini dolduran biri mi olmalıyım? Almanya’da akademide hakim olan sistem gereği burada benden bu bekleniyor. Bu benim için politik olarak çok sorunlu bir şey.

“Türkiye’ye dönebilmek istiyorum”

Ben yaşadığım ülkedeki halkların bir parçasıyım. Bu meselelerle alakalı bir sürü başka insanın yaptığının binde biri kadar bile olsa herhangi bir şeyler yapmak benim sorumluluğum. Bizimki çok ufak bir şeydi ama siyasi otorite çok fazla uğraştığı için imzamız önemli bir şey gibi oldu.

Ben kendimi Türkiye’deki meselelerle ilgili de şu anda sorumlu hissediyorum yine. Bu da ortadan kalkacak bir şey değil. Benim de buradaki birçok kişi açısından da yaşamımızı en fazla belirleyen şey bu. Birçoğumuz en az haftada bir kaç defa “Ben burada ne yapıyorum?” diye kendi kendine soruyor. “Benim gerçekten olmam gereken yer burası mı?” Bu sorgulama benim hayatımdaki belirleyici şey.

Berlin’de yaşamak şans. Berlin insanı iyi karşılayan bir şehir. Bu şehirde yaşamakla ilgili yabancılaşma hissetmiyorum. Ama Türkiye’nin durumu ile ilgili, arkadaşlarım, imzadan önceki bir sürü mücadelede de yanımda olan yoldaşlarım oradalar, öğrenciler oradalar, bir sürü arkadaşım yurtdışına çıkabilecekken çıkmıyor, Türkiye’de kalarak mücadele ediyor. Buraya geldiğim zaman birçok kişi “Herkes Türkiye’den kaçıyor Almanya’ya gelebilenler kurtuluyor” diye anlıyor, böyle bir şey yok. Burada Türkiye’deki mücadeleden uzakta kendimi o açıdan kötü hissediyorum. Türkiye’ye dönebilmek istiyorum. (BK)

 

 

Tags: , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑