Yazarlar

Published on Kasım 10th, 2017 | by Avrupa Forum 2

0

Kemalizm ve Türk Milliyetçiliği – Erdal Boyoğlu

Değerler, kavramlar ve varoluş biçimleri kolaylıkla insani olmayan kavramlarla esen rüzgara göre yön değiştirebiliyor. Kör yalanlarla toplumsal ve siyasal dengeleri alt üst edebililiyor. Devletin bekasında,  öyle bir hal alıyor ki karmaşalar, saldırılar, katliamlar ve vahşetlerle karşı karşıya gelebiliyor. Devlet kendine tapanları” emir komuta” zinciriyle sokağa salarak halka kan kusturtuyor. Devlet, güce tapanları etrafında besliyor, barındırıyor ve destek veriyor. Bu tutarsız ilişkilerle her yönlü sindirme ve şiddet sorgusuz sualsiz başta muhalif sesleri susturuyordu. Atatürk’ün tek adam anlayışıyla geliştirdiği baskı ve şiddet gerek etnik halklara gerekse kürdlere, alevilere, çerkezlere karşı bir sindirme ve yıldırma operasyonuydu. Atatürk’ün başlattığı tek dil, tek millet, tek din ulus devletine, direnenler için darağaçları kuruldu, binlerce insanı yerlerinden yurtlarından sürgüne gönderildi, zindanlara atıldı. Tek şef tarafından tepeten aşağıya uygulatılıyordu. Emek sermaye çelişkisi, İşçilerin hak alma mücadelesi, 1 mayıs işçi bayramını kutlamak isteyenler hep ama hep devletin gücüyle karşı karşıya kaldılar. Bütün bu baskılara rağmen  ne ezilenlerin  hak alma mücadelesi, nede ezilen halkların eşitlik ve adalet mücadelesi durdu. Devlet şiddeti dur durak bilmedi, baskının ve şiddetin yönü kesilmedi.

Devlet yaptığı işi bilirle bütünleşen “neme lazım”,” Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyeti unutulmasın. Unutulmaması gerekir. Eğer bugün ezilenler kaldırmıyorsa başlarını, bu “neme lazım”cıların  etkisindendir.  1919-21 yılları görebileceği en demokrat dönemi yaşadı. Cumhuriyet ilanı ilan edildi ve Kürdlere vd halklara ve inançlara karşı İttihatçılıktan kalma yöntemlerle  katliamlar başladı.  Tek adam , tarihe düşen “Takrir-i Sükun” olarak geçen kanunu meclis’e sevketmişti. Yani TC devleti adı altında bir Türkiye ulusunun olduğunu, Türkiye’de yaşayan Kürdlerin de, Lazların da, Çerkezlerin de hepsinin Türk ulusuna bağlı ve hakiki TC vatandaşları olduğunun kanun hükmüdür. Bu kanun hükmüyle ortaya çıkan devlet terörü, gerçekten ibret vericidir. Devletin düşman  olarak gördüğü kürdler ezilmedikçe vatan bir gün bile rahat edemeyecektir diyenler, Kürdleri dinlemekten, Kürdlerin varlığını kabul etmekten ziyade şiddete başvurarak yok etmek için kürdlükten bahseden herkesi görüldüğü yerde imha etmek istedi. Hatta o kadar ileriye gidildi ki, “Bu tahrip vasıtalarını arayıp bulacak ve seslerini boğacaktır. Bu yılanlar, bu zehirli yuvalar, kanun kuvvetiyle dezenfekte edilmedikçe, memleketin rahat yüzü görmesi ihtimali yoktur. Bu zehir yuvaları, bu yılanlar nerede ise arayıp bulup boğmak salahiyetiyle teçhiz edilmiş bir hükümet vucuda getirmek içindir ki, işte bu kanunu Yüksek Meçlis’in kabul etmesi bir vatani mecburiyettir” diyen Recep Peker’dir.
Söz konusu Takrir sukun ardından tehditler, ölümler , tutuklanmalar, istiklal mahkemeleri,Recep Peker’in ve mensup olduğu zihniyetin “yılan olarak gördüğü halkın başını yiyecekti. Mete Tuncay’ın “devlet terörü yılları” olarak tanımladığı bu dönem tam bir vahşet, yıldırma ve sindirme
dönemidir. Ne var ki, devletin “yılan “olarak gördüğü kürtlerin soyunu kurutmak mümkün olamadı. (Tek parti dönemi CHP ve “Ne Mutlu Türküm Diyene”  ırkçılığı, Demokrat parti ” Tahkikat Komisyonları”,

11 Eylül 1919 günü yayınlanan Sivas Kongresi Bildirgesi’nin 1. Maddesini hatırlarsak,  Cumhuriyet sonrası Kürd sorunununa yaklaşmada ne kadar  iki yüzlü davranıldığını göreceğiz.
“1- Yüce Osmanlı devletiyle anlaşık devletler arasında yapılan antlaşmanın imzalandığı 30 Ekim 1918 günündeki sınırlarımız içinde kalan ve her yerde ezici çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı ülkesinin parçaları birbirlerinden ve Osmanlı bütünlüğünden hiçbir nedenle koparılamaz bir bütün oluşturur. Bu parçalarda yaşayan bütün (ki, bu parçalar bir sonraki belgede, yani Amasya Protokolü’nün ilk maddesinde –Osmanlı toprağı, Türkler ve Kürtler’in yaşadığı topraklardır.- diye açıklanıyor.)
Müslümanlar; birbirlerine karşı, karşılıklı saygı ve özveri duygularıyla dolu, etnik ve sosyal haklarıyla, bulundukları yöne koşullarına bütünüyle bağlı öz kardeştirler…”
(Sivas Kongresi, Vehbi Cem Aşkın, Ankara, 1963, Sayfa: 158)

GERÇEK NİYETLER !
1924 Anayasası, anadolu halklarını “Türk olarak tanımlayarak” turancı ittihakçıların yolundan gittiğini gösterdi. 9 Mart 1924 tarihinde açıklanan Anayasa gerekçesinde ifade edilenler utançtı. bakın neler yazıyor ” Devletimiz milli(ulusal) bir devlettir. Çok milletli bir devlet değildir. Devlet Türk’ten başka bir millet tanımaz. Memleket dahilinde eşit hak ve hukuka sahip olması gereken ve başka ırktan gelen kimseler de vardır. Fakat bunlara da ırki durumlarına uygun olarak haklar tanımak veya bu anlamla gelecek sözler etmek caiz değildir. Her yeni millet gibi Türk milleti de aynı ırktan gelmeyen kimseleri içerebilir. Ancak Türklük camiasıdır ki bütün uruku (ırkları) bir arada toplamak kabiliyetine sahiptir. Kaynak. Bilim-Resmi İdeoloji-Devlet-Demokrasi ve Kürt Sorunu.İsmail Beşikçi.

ATATÜRK’ ün Ermenilerle ilgili bir sözü
“Arkadaşlarımız beyenatında demişler ki, Adana’mız müstevli olan anasırı saire, şunlar, bunlar, Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal ve bu memleketin sahibi gibi bir vaziyet almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakları yoktur. Memeleketiniz sizindir, Türklerindir. bu memleket tarihte Türk’tü, o halde Türk’tür ve edebiyen Türk olarak yaşayacaktır.” M.K.Atatürk. 1923 yılında Adana esnafına yaptığı hitaben yaptığı konuşmadan. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri.Cilt II. Tite Y. 1981.s.126 .
1925 de Kürdlere karşı Kemalist  hükümete işçi gücü desteği vermekten geri kalmayan TKP genel sekreteri Şefik Hüsnü  bu kez Takrir-i Sükun ortamında yeni ve daha etkin “tevkifat”la karşı karşıya kaldılar. Tutuklamalar sonucu “legal” çalışmayacakları siyasal ortamla birlikte ‘yeraltına’
geçmeye mecbur edilen komünistleri bekleyen tehlikeler son bulmadı. Orak Çekiç gazetesi ve Kahkaha dergisi kapatıldı. Komünist bilinen yazarlar aydınlar ve şairler tutuklandı. Partiler kapatıldı.
1 Mayıs 1923 Şişli Tramvay binası duvarına “Yaşaşın  Komünizm” başlıklı bir bildiri yapıştırdığı iddası yakalanan kişinin ardından 21 kişi daha polis tarafından gözaltına alındı. Bunlardan 12 kişi tutuklandı. Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun 1.2.3 maddeleri uyarınca dava açılmıştı. 3 Hazirana kadar 21 sanık mahkemeye çıktı.
Kemalizme karşı yumuşak karın boşluğu yaşayan TKP 1938 kadar yaşanan süreçte Kemalist iktidarın desteklenmesi” ve Kürd hareketine, toplumsal muhalefete karşı girişimlerini “gericilikle” suçlamalarını da ortadan kaldırmamıştır.Dolayısıyla Kemalizmden yana tavır koymuştur.
TKP, Kemalizmi detekledikçe , Kemalist iktidar da bir o kadar emekçilerin örgütlenmesine saldırıyordu. işçi derneklerini kapatıyor, TKP’liler tutuklanıyor, 1 Mayıs işçi bayramı yasaklanıyordu. TKP’nin örgütlülüğüne sürekli hükümetten saldırılar geliyordu.Kemalist hükümet, ağır bir darbe vurup parti merkezini tutuklanmalarla örgütsel gücünü yok etmek için çaba harcıyordu. TKP’lilerin, Tutuklanma nedenleri ise ” Hükümet alehine ameleyi tezahürata teşvik”,TBMM hükümetini ıskat ve müşruiyetine isyan” iddilarıydı. Legal bir dergi olan Aydınlık çevresi hakkında da dava açılacaktı.Kemalist iktidarın, işçiler arasında örgütlenme çalışmaları yapan komünistlere karşı “Tevkifat” ve sürgün” politikası artık her daim gündeme gelecekti. TKP, illagal bir parti olmaktan kurtulamadı. Komünist parti kurmak yasaktı hep.
Komünist Enternasyonal, 1923 tevkifatında, Kemalist hükümete karşı tepki gösterdi. Ankara’nın kötü yola saptığını söylemiş olsada kopuş bir türlü maddi ve manavi anlamda yaşanmamıştır. 1923’den 1938’e kadar yaşanan toplumsal olaylar, Kürd ulusal tepkisi karşısında TKP’li komünistler hiç aksatmadan “milli Ankara hükümeti”olarak gördükleri  Kemalist hükümete desteklerini sürdürmüşlerdir.

Kemalistler, tüm katliam ve yağmaları  Fevzi Çakmak, Celal Bayar, Nurettin Paşa ve Topal Osman’ın şahsına indirgeyerek ırkçı rejimi aklamaya çalışmakta; Koçgiri olayını ulusal özünü gizlemeye çalışarak, ırkçı Kemalist ideolojiyi savunma uğruna insanlığa ve bilime ihanet etmektedirler.
Egemen sistemin  adamı, Susurlukçu general Veli Küçük ve Türkiye Gazetesi’nin Türk-İslam sentezcisi olan yazarı Altemur Kılıç gibi  ırkçılar Topal Osman ‘ın Giresun’a bir heykelini diktiler.
Bakınız Altemur Kılıç, Türkiye Gazetesi’ndeki köşesinde Topal Osman için ne yazıyor:
“Rahmetli Topal Osman asla bir eşkiya değildi… Büyük harp sırasında Karadeniz bölgesinde şımaran ve Pontus Rum İmparatorluğu’nu ihya etmeye çalışan ve bunun için de Müslüman Türk halka karşı etnik temizliğe girişen Rum çetelerine karşı amansız bir mücadele vermiş, sonra milis alayı ile Sakarya Meydan Muharebesi’ne katılmış, Koçgiri Kürt isyanının bastırılmasında da gene Karadenizli alayı ile büyük hizmetleri geçmişti… Mustafa Kemal, büyük bir nefis mücadelesi sonunda, Muntazam Muhafız Kıtası Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Tekçe’ye, Topal Osman’ı tevkif etmesini emretti. Topal Osman teslim olmadı. Bağında kuşatıldı ve müsadere esnasında öldürüldü. Topal Osman’ın böyle öldürülmesi, Mustafa Kemal’in hayatındaki en büyük vicdan azabı olmuştu.”
Rıza Nur Hatırat’ında Topal Osman’ın kendisine ‘Beyefendi evet para topluyorum, fakat bir Müslümanın bir habbesini almamışımdır. Aldığım hep gavur malıdır. Benim başımda binlerce haşarat var. Bunlar kanlı katil, eşkıya. Dağlarda dolaşıp millete zarar vereceklerine toplayıp düşmanla harp ediyorum. Bunlar yiyecek, giyecek ve harçlık istiyor… Bu Rumlar bize neler yapıyorlar. Paralarını, canlarını almak helaldir… dediğini aktarır. Dönemin Sağlık Bakanı ve Lozan’ın murahhası Rıza Nur Topal Osman Ağa’yı yaptıklarını onaylayarak yüreklendirir. Dr Rıza Nur Hayat ve Hatıratım c 3 işaret 1992, s 163-164.

11 Eylül 1919 günü yayınlanan Sivas Kongresi Bildirgesi’nin 1. Maddesini hatırlarsak,  Cumhuriyet sonrası Kürd sorunununa yaklaşmada ne kadar  iki yüzlü davranıldığını göreceğiz.
“1- Yüce Osmanlı devletiyle anlaşık devletler arasında yapılan antlaşmanın imzalandığı 30 Ekim 1918 günündeki sınırlarımız içinde kalan ve her yerde ezici çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı ülkesinin parçaları birbirlerinden ve Osmanlı bütünlüğünden hiçbir nedenle koparılamaz bir bütün oluşturur. Bu parçalarda yaşayan bütün (ki, bu parçalar bir sonraki belgede, yani Amasya Protokolü’nün ilk maddesinde –Osmanlı toprağı, Türkler ve Kürtler’in yaşadığı topraklardır.- diye açıklanıyor.)
Müslümanlar; birbirlerine karşı, karşılıklı saygı ve özveri duygularıyla dolu, etnik ve sosyal haklarıyla, bulundukları yöne koşullarına bütünüyle bağlı öz kardeştirler…”
(Sivas Kongresi, Vehbi Cem Aşkın, Ankara, 1963, Sayfa: 158)

İttihat Terakki’nin Osmanlıyı kurtarma ve aynı zamanda Türkleştirme  biçimiydi. Cumhuriyetin temelinde Türk milliyetçiliği vardı. M.Kemal Atatürk’ün dediği gibi “Biz milliyet düşüncelerini uygulamakta çok geçikmiş ve çok ihmalcilik yapmış bir milletiz. Özellikle bizim milletimiz, milliyetini bilmemezlikten gelmesininn çok acı cezalarını gördü. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış” Akt. M.Goloğlu. İşte Türk milliyetçiliğinin köşe taşlarını atan Atatürk Türkçülüğün yaratılması için aşırı bir yönlendirme yaptı. Sosyal şoven Türk milliyetçiliğini geliştirme ve genişletme alanına zemin yaratacaktı.
Türkçülüğün siyasal gücü 1923-38  arasında geliştirildi. Hitler Faşizmi döneminde daha da güçlendirildi. Alman Büyükelçi Papen aracılığıyla Turancı gençlik örgütlenmesine, din adamlarına ve basın mensuplarına milyonlarca Mark aktarıldı. Turancılar, Nazilerin ekonomik destegi ile çıkartıkları dergilerden bazıları Orhun, Türk Yurdu, Dönüm ve Çınaraltı’dır. Faşizm, Hitler Almanya’sın da demokrasi düsmanlığını açıktan yaparken, Türkiye’de demokrasinin kurtarıcısı olarak kendini pazarlıyordu. Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye sınırlarını ve yer altı zenginliklerini kullanıyordu. Almanya özellikle savaş döneminde Krom ihtiyacını Türkiye’den karşıladı. Toplumu kontrol eden egemenler, gereksinimlerine bağlı olarak milliyetçilik ve  İslamcılık devletçe desteklenerek büyütüldü ve geliştirildi..( Egemen sınıfın çıkarlarıyla örtüşen islamcılık, özellikle 12 Eylül darbesinin siyasal meşruiyetinde kabul gördü.)
Dolayısıyla Türk hükümetinin Nazi Almanyası ile yakın ilişkileri sonucu ‘Varlık Vergisi’ uygulayıtıcısının arkasında da Nazi Almanyası vardı. Almanya’da aynı yıllarda uyguladığı ekonominin Aryenleştirmesi projesinin paraleli olarak ekonominin”Türkleştirilmesi” projesinin adı Varlık vergisi’dir.
Varlık Vergisi örneği bir Nazi yöntemidir. Nazilerin yönteminden yararlanılmıştır. Almanya’da Yahudilere uygulan vahşetin bir benzeri Anadolu’daki azınlıklara uygulanmasıdır.
“Başbakan Şükrü Saracoğlu, bir davette İnönü ile yaptığı konuşmada yahudiler için söyle diyor” Yahudilere öylesine ağır bir vergi tahakkuk ettireceğim ki yaşayabilmeleri için eşlerini fahişe olarak ikram edecekler”( kaynak, Rifat.N.Bali. Bir Türkleştirme Serüveni) Aslında İnönü ve Sükrü Saraçoglu İngiliz yanlısı, Dışişleri Bakanı Numan Menemecioğlu ve Genelkurmay  Başkanı F.Çakmak da Almancı olarak tanınıyorlardı. Ama Saracoğlu Almanlara daha yakın duruyordu, çünkü Almanların güçler dengesinde ki gücüne göre omurgaşızlaşıyordu.
Almanlara yakın bir isim gibi görünen Saraçoglu iyi bir turancı ve türkçüydü.  Radyo nutuklarında şöyle diyor;”Arkadaslar biz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal (en az) o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir… İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir”.
Bakın CHP için ne diyor; “Halk Partisi milliyetçidir, yani Türk’tür. Ben Türküm diyen adama Türk muamelesi, ben Türk değilim diyen adama da sadece misafir muamelesi yapılır… Harbin boşalttığı yerleri Türk çocukları birer birer işgal ettiler ve daha fazlasını yapmaya başladılar.”
Radyodaki Seçim Nutku. Vatan.9 Temmuz .1946 .  kaynak.aktaran Rifat N. Bali.

Dini ve milliyetçi bağnazlık olaylarının belirleyici olduğu gibi, islamcılığın ve milliyetciliğin yaygınlaşması eğiliminden yararlanmak isteyenlerin bazı hesapları olduğu kuşku götürmeyen bir gerçektir. Toplumda taban, kutsal bildiği konularda ya da milli düşman olarak belletilmiştir.  islamcılığın çıplak gözle görülür bir gelişme ve yaygınlaşma faliyetine gösterdiği açılımlardır. islamcılığın önünü açmıştır. İslamcı yayılma emperyalistlerin denetiminde hayli açık görülüyor. Tabandaki islamı ve milliyetci gelişmeler, emperyalist amaçlar doğrultusanda politikalarını belirlemek isteyenlerin yolunda gitmeye devam ediyor.

DİNMEYEN ACILARIN HATIRATI 15 KASIM’I UNUTMA !

Dinmeyen acılara inat Dersim halkının yaşadığı acılardan bir gün olsun özür dilemeyen parti CHP’dir. Tek parti döneminde Seyit Rıza ve oğlunun asıldığı tarihin miladına, ne demeli, ne yapmalı? Hala devlet tarafından özür dilenmeden, katliamın olmasını “eşkiya çetelerine bağlayan(!)” ve anaların ağlamasının vatan için gerektiğini söyleyen bir zihniyetin sahipleri tanınmalıdır. Bu ne hoyratca bir tutum, neden böyle bir söylem? Neden CHP? Tabi ki bu bir tasadüf değil yada Onur Öymen tarafından kaza ile yapılmış bir konuşma değildi , kılıcın kanlı sahiplerinin torunları sahipleniyorlar siyasal kanlı tarihlerini.
Katliamı iliklerine kadar yaşıyanları şaşırtmadı, bu çıkış gerçeğin resmi olarak dillendirilmesi, ama bugüne kadar Kemalizm’in kanlı siyasal tarihinin arkasına saklanarak onun gölgesinde derin uykuya dalanların uykusu bölündü, rüyamı görüyoruz diyorlar, kimbilir belkide vicdan olarak bir olguyu, duyguyu hissediyorlardır ilk defa insan olalı.
Her seçim döneminde CHP’nin gazına gelenlleri söylemeye gerek yok. CHP’nin umut gazına gelenler, CHP’nin geçmişini unutmak/unutturmak istiyorlar.
Ya peki demokrasi havarisi kesilip CHP yi sol olarak tanımlayıp ona sığınanlara ne demeli? Görünen o ki, kötülük tanrıları tarihteki rollerini açıklıyorlar, günah çıkarmak için değil yeni işleyecekleri günahlarının davetiyelerini dağıtıyorlar, kullarına biat etmeleri gerektiğinin çağrısını yapıyorlar. CHP kanlı iktidarları döneminde ki katliamlarını övünerek anlatıkları unutulmasın, çareyi anaların ağlamasında gören bir partinin geçmişi unutulmasın. ve hatta bunu da deklere ediyorlar kamuoyuna. Bu bir malumun ilanı olarak algılanmamalıdır. Bu bir sistem sorunudur. Egemen sistemin parti sorunudur. Bu bir katliam programıdır. Bu açıklama sadece sistemin temsilcisi bir ırkçı ulak tarafından kamuoyuna sunulmasıdır
CHP milletvekili’nin 10 kasım konuşmasıyla cin şişeden çıktı, ve şişeye sokmaya kılıçdaroğlu’nun karizmasıda yetmedi. CHP tarihinde göreceli değişimler Alevilerin CHP’ye olan bu marazı tutkusunu zaman zaman güçlendirdi.Solun yok sayıldığı veya zayıf düştüğü dönemlerde CHP ve Kemalistlerin en gerici tutumlara bürünmesine rağmen görülmemezlikten gelinmesi bizleri şaşırtmamaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca asimilasyon ve türkleştirme politikaları hep var ola geldi.AKP hükümetinin kürd açılımı (!) tartışmasında olduğu gibi Dersim katliamı üzerinden gündeme gelen tartışmada yine katliam CHP tarafından önerildi.
Bu sözler neden söylenmiştir, hiç düşündünüz mü? Seyit Rıza’nın idam edimeyecek yaşta olmasına rağmen yaşını küçülterek idam edilmesidir. Oğlunun yaşının idam edilmek için küçük olmasına rağmen hemen oracıkta yaşını büyültürek kendisinden önce oğlunu idam edilmesinden gurur duyulmasıdır.
CHP’nin yaptığı açıklama CHP ideolojisi ve Atatürk’ün Dersim katliamını hiç bir gizlemeye ve gizlenmeye gerek duymadan pervasızca açıklanmıştır. Artık Dersim katliamının hiç bir gizlenecek yanı kalmamıştır. Aslında tüm Türkiye kamuoyunun görmeyen gözlerini, duymayan kulakların belleklerini açan onur öymen’e teşekkür borçludur.
Dersim katliamı, yeniden gün yüzüne çıkmasını ve sorgulamasını sağlayan onur öymen, CHP’nin egemen devlet partisi olduğunu, Alevilere –kürdlere karşı tutumunu ispat etmiştir. Hatta ırkçı tutumunu tüm kamuoyunu önünde sergilemiştir.
CHP’nin ırkçı ve sahte laiklik aldatmacasının meclisteki açıklaması ve gerçek yüzünü göstermesi bakımından olumlu bulunmalıdır. 94 yıldır yalan ve aldatmacalarının gerçek sonucu olarak görülmelidir.
CHP’in yaptığı açıklama, Mustafa Kemal’in Dersim’i bombalayan Sabiha Gökcen’nin yaptığı önemli görevden dolayı kutlayıp kendısine madalya takması ve onu savaş kahramanı ilan etmesi gerçeğinin ve Mustafa Kemal’in hastaydı yalanın ortaya çıkartmasına neden olmuştur.
Alevilerin yıllardır inanmak istemedikleri bir gerçeği ortaya çıkartmıştır.
Tamamen yok edilme, toplum olarak tarihten silinme amaçlı yapılan Dersim katliamı, katliamlardan kurtulanların havızalarında silinmesi mümkün olmayan tramvalar yaratmıştır.
Bunun, benzeri tarihsel sonuçlarını T.C tarihinde örneklerde de görmek pekala mümkün.
İşte 10 kasım açıklaması, Alevilerin tarihsel olarak çok rahat görebileceği, duyabileceği, ispatlanması mümkün olan, muhatabının ağzından dinlemesi gerçeğini gördüler ve de duydular. 1935 yılında Dersim’in adı Tunçeli olarak kim ne adına değiştirdi, 15 Kasım1937’de Seyit Rıza , oğlu ve 5 yoldaşı asılmasına rağmen 1935- 38 arası süren Dersim katliamını Atatürk’ün hasta olduğundan kim bahsedebilir. İşte bu gerçeği ortaya çıkaran onur öymen doğru bir açıklama yapmıştır.

Dolayısıyla Kemalist iktidar sunniliği resmi din yaparak, (Diyaneti kurmuştur) diğer inançları inkar etmiştir. T.C. 1924 anayasa’sın da kürdleri, lazları,çerkezleri ve alevileri inkar etmiştir, yok saymıştır. Bu zihniyetin devamı olan CHP’nin resmi devlet ideolojinin ırkçı düşüncesini ortaya çıkardı. CHP denince T.C tarihinde katliamlar tarihi akla gelmelidir. Koçgiri, Ağrı,Zilan,Palu,Dersim vd katliamlar CHP’nin kara tarihidir. Bu kara tarihlerinin özürünü bir gün olsun dile getirmemişlerdir.
CHP’ ye karşı bu tepkileri çok haklı tepkiler olarak değerlendirilmelidir. Dersim katliamı denince akıllara on binlerce dersimlinin katliamı ve bunun bir insanlık suçu olduğunu bu vahşetin unutulmaması gerektiğinin bilince çıkarılmasıdır.
Seyid Rıza’nın idama giderken söylediği Evladı kerbalayıh, Bi Hatayıh, ayıptır, günahtır, zulümdür, cinayettir, sözleri Dersimlilerin onurudur, geçmişidir, geleceğidir.

 

 

Tags:


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑