Kadın

Published on Haziran 13th, 2018 | by Avrupa Forum 3

0

Kadınların gündemi ve taleplerinin ikincilleşmesine izin vermemeliyiz! / Filiz Kerestecioğlu ile söyleşi

Çatlak Zemin internet portalı HDP’nin feminist milletvekili ve Avrupa Konseyi parlamentosu eşitlik ve ayrımcılığa karşı komisyon üyesi avukat Filiz Kerestecioğlu ile kadınların seçim gündemini konuştu. Filiz, feminist eylemlerde yıllardır söylerken birlikte güçlendiğimiz Kadınlar Vardır şarkısının bestecisi. Daha geçen günkü eylemde yan yana olmanın rahatlığıyla söyleşimiz su gibi aktı, hadi dalın içine siz de…

Feminist siyasette temsiliyet olur mu, merkezi politika yapılır mı gibi farklı tartışmalar söz konusu. Sen bu konuda ne düşünüyorsun? Üç yıldır bir feminist milletvekili olarak bu konuyu nasıl deneyimledin?

Hatırlarsınız, 7 Haziran öncesinde benim de bu konularda endişelerim vardı. Çünkü içinde yer aldığım Türkiye’deki feminist hareket, parlamentoda temsil edilen ya da bunu zaten önceleyen bir hareket olmadı. Biz —ki benim her zaman inancım odur— kampanyalar şeklinde örgütlenmeyi, yani farklı kadın örgütlerini, farklı kadınları ve en önemlisi örgütlü olmayan kadınları da bir araya getirebilecek bir örgütlenme biçimini benimsiyoruz. Bu çok daha gerçek ve çok daha temas kuran bir şey aynı zamanda bana göre. O nedenle parlamento benim için de yeni bir deneyim oldu. Fakat sonrasında gördüm ki Halkların Demokratik Partisi’nin önemli bir rolü var, her temsiliyete yer vermeyi hedefliyor ve Türkiye şartlarında kendini zorlayan ve kendini aşmaya çalışan bir parti yapısı var. Bunun ne kadar anlamlı olduğunu, bu yapının içindeyken tecrübe ettim.

Ancak parlamenter siyaset içindeyken, bu siyaset şeklinin yapısındaki erkek egemenliğinin aşırı tezahürüne maruz kalıyorsunuz. Mecliste hem genel kurulda, hem genel kuruldan çıkınca koridorlarında, hatta bahçesinde yani bütün alanlarında bu tezahürü görmek mümkün. Bunları simgesel olarak söylüyorum ama aslında zihniyetinde erkek egemenliğinin çok hakim olduğu bir yer Türkiye Büyük Millet Meclisi! En başta bunu çok yadırgadığımı açıkça söylemeliyim. Ben o kürsüye yumruklu bir femina ile çıktım ve yemin ettim. Benim açımdan simgesel olarak önemli bir ifade idi, bu temsili mecliste ben bu şekilde ifade edeceğim mesajını verdim. Ama birçok yerde çok mücadele etmek zorunda kaldım. Gündelik bir örnek olarak, ceket giyme zorunluluğunu değiştiremiyorsunuz, istediğiniz kılık kıyafetle de gidemiyorsunuz; hayatta sizin yaşadığınız bir doğallık var ve o doğallığı orada yaşayamıyorsunuz. Çünkü sözlerin ve mevkilerin çok önemi var orada, hatta sözlerden ziyade mevkilerin çok önemi var; binilen arabaların, etrafındaki korumaların çok önemi var. Evet HDP böyle bir parti değil, toplumda da HDP’nin karşılığının böyle olduğunu zannetmiyorum ama parlamenter sistem açısından Avrupa’da gözlemlediğimiz gibi parlamentodaki siyasetçilerin halkın arasında doğallıkla var olduğu bir durumu Türkiye’de gözlemlemek mümkün değil; hep bariyerler var. Ben biraz bunun dışında kalmaya gayret ettim, bu aslında bizim feminist siyasetimize denk gelen kısmı aynı zamanda. Çünkü biz hiçbir zaman “kadınlar için” demedik, bizim siyasetimiz böyle bir şeyi tercih etmedi. Feminizm kadınlarla beraber ve kendimiz için diyen bir siyaset, bizler feminizmin öznesi olarak siyaset yapmayı doğru bulduk. Ben parlamento dışındaki kadınlarla bağımı hiç koparmamaya gayret ettim. Tabii ki bu ne kadar gerçekleşti derseniz, tam anlamıyla istediğim gibi gerçekleşemedi çünkü HDP’ye yönelik çok ciddi baskılar vardı; kadın milletvekillerinin tutuklanmasından tutun da merkezi kadın düşmanı politikalara varıncaya kadar —kadınların bedenin teşhir edilmesi, ablukalarda yaşananlar… O süreçte her şey çok zor yaşandı. Daha önceden milletvekilliği de yapmış birçok arkadaşın söylediği, o dönemin parlamenter siyaset açısından Türkiye’nin en zor dönemlerinden biri olduğu. Bu süreç sonrasında İdris Baluken’in, Çağlar Demirel’in, HDP Grup başkanvekillerimizin cezaevine girmesi ve arkasından benim grup başkanvekili olmam, sonra Ahmet Yıldırım’ın vekilliğinin düşürülmesi, bir süre başkanvekilliğini yalnız yürütmemle sonuçlandı. Grup başkanvekilliğinin gerçekten çok ve özel organizasyon gerektiren çok fazla işi var; bu yoğunluklar ve koşullar dolayısıyla istediğim kadar ve istediğim şekilde kadınlarla buluşmak ve feminist siyaset yürütmek anlamında biraz eksiklerim oldu. Yine de destek anlamında gücü her zaman ben dışarıdan aldım. Yani dışarıda bir kadın hareketi olmasaydı —sadece İstanbul’dan söz etmiyorum— ben mesela 8 Martlarda, 25 Kasımlarda yürümeseydim, kadın hareketinin gücünü hissetmeseydim mecliste feminist siyasette zorlanırdım. Meclise yasalar dayatılırken, şiddeti önlemek için komisyonlar kurmak yerine boşanmayı önleme komisyonları kurulurken ya da işte Ensar ve Karaman olayları yaşandığında çocuk istismarına karşı o komisyonda yer alıp rapor hazırlarken, eğer kadın hareketinin gücünü hissetmeseydim o muhalefeti yürütürken zorlanırdım. Sadece ben değil HDP’li bütün kadın milletvekilleri bu gücü hissettiler. Gerçekten bu bize çok enerji veren bir şey oldu. Bunun önemini dünyada herkesin görmesi lazım. Odalarda, sendikalarda ya da herhangi bir kurumda dışarıdaki gücünüz yoksa var olma şansınız yok, alışılagelmiş siyaseti değiştirme şansınız hakikaten az.

Dışarıda örgütlü ve güçlü bir feminist harekete ve kadın hareketine ihtiyaç var diyorsun…

Hareket Osmanlı’ya ve erken Cumhuriyet dönemine kadar uzanıyor ama 1980 sonrası feminist hareket ve hareketi 2000’li yıllara taşıyan ve büyüten kadınlara, kendimin de içinde yer aldığı o harekete özel bir teşekkür etmek istiyorum. 80’li yıllardaki feminist mücadelenin ardından, 2000’li yıllardan itibaren her sene yapılan feminist gece yürüyüşleri, Türkiye’nin her yerinde her hak gaspına kalkışıldığında kadınların sokaklara çıkışıyla, hakların öyle tepeden verilmediğini ve mücadeleyle alındığını ve hiç de kolay geri verilmeyeceğini gördük. Ayrıca kazanımların kurumsallaşmasını, yani kadın derneklerini, vakıfları, üniversitelerdeki bölümleri ve feminist üretimleri de saymalı. Tabii görece daha eksik olduğumuz alanlar var, mesela göçmen kadınlarla daha çok çalışmamız gerekiyor. Yine de biz güçlü bir hareketiz. Buna güvenmemiz lazım. Ve daha çok da bu gücümüzü ister parlamentoda, ister sendikalarda, her yerde göstermeye gayret etmemiz lazım.

Kürt kadın hareketine de teşekkür etmek istiyorum. Özellikle 90’lar sonrası Kürt kadın özgürlük hareketinin de Türkiye’de çok çok ciddi bir etki yarattığını ve bu etkinin zaten Halkların Demokratik Partisi’nde çok temel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Örneğin, başkanlıklara karşı olan biri olsam da, eşbaşkanlık sistemini ve eşit temsili hedeflemek, ulaşmak için çabalamak, parlamentodaki kadın sayısını çoğaltmak, hatta yıllardır mecliste olmayan kadın sayısını var etmek HDP ile oldu. Kürt kadınların mücadelesinin kazanımları bunlar… HDP Kadın Meclisi’nin aldığı kararların bağımsız (tartışılmaz) olması, ayrı karar alma mekanizmalarının varlığı, hiçbir partide olmayan özellikler.

Şirin Tekeli’nin dediği gibi, “21. yüzyıl kadınların yüzyılı olacak.” Baktığımızda erkeklerin yüzyıllarının çok vahim, vahşi kapitalist ve savaşçı olduğunu görüyoruz. Dünya liderlerine baktığımızda gördüğümüz şey de bu. Geleceğin hakikaten kadınlar tarafından kurulacağına inanıyorum ben.

Türkiye’de son yıllardaki kadın mücadelesi ve kadın kampanyaları daha çok kamusal talepler üzerinden ya da devletin, hükümetin kadınların hayatlarına müdahalelerine tepki üzerinden yürüyor. Bu bağlamda senin milletvekilliğin döneminde özellikle sokağa da taşınan kadın kampanyalarının Meclis ayağı önemliydi. Aile merkezli politikalar, yasalar, komisyonlar, dinci politikaların kaynağı hep hükümet ve dolayısıyla tartışma yeri de Meclis oldu. Söz konusu, kadınların çıkarları olduğunda (örneğin “erkek şiddeti” gibi) farklı siyasi kimliklerden kadınların birbirine yanaşabildiğini ve köprüler kurulabildiğini, sert duvarlarda çatlaklar oluşabildiğini kadın mücadelesinden biliyoruz. Peki TBMM’deki farklı siyasi partilerden kadınlar için kadın talepleri üzerinden böyle bir yakınlaşma söz konusu oldu mu? Kadın milletvekilleri kendi siyasi partisinin yaklaşımının dışına çıkabiliyor mu?

Ben bu üç yıl içerisinde HDP’nin başka partilerde de etki yarattığını gözlemledim. Başka partilerdeki kadınların bir nebze de olsa hani “Niye bizde yok?” diye düşündüğünü tahmin ediyorum. Şu anda bizde iki grup başkan vekili kadın var; bu mesela mecliste olmamış bir şey. Bir feminist kadının örneğin doğal bir şekilde grup başkanvekili yapılması ve engellenmemesi başka partiler açısından da önemli bir şey diye düşünüyorum. Çünkü bu bir sembol, bir rol model oluyor. Bunun dışında, komisyon çalışmaları önemli. Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nda önce ben vardım, Besime Konca vardı, sonra kadın meclisi sözcümüz Dilan Dirayet Taşdemir komisyona girdi ve ciddi çabalar gösterdik. Komisyonda başka partilerden kadınların da olumlu yaklaşımları oldu. İşte bu kadın hareketinin yansıması bana göre. Sadece mecliste olan kadınların değil, yılların getirdiği bir birikimin yansıması. Mesela Plan Bütçe Komisyonu, meclisin en önemli komisyonlarından bir tanesi ve orada bizim toplumsal cinsiyete duyarlı bütçelemeyi esas alarak yazdığımız şerhler, eleştiriler, kullandığımız sözler hakkında başka partilerden insanların “Sizin arkadaşlarınız gerçekten bu konuda donanımlı ve hazırlıklı,” dediğini duydum. Biz bugüne kadar alışılmış olan bir düzeni de bir ölçüde yıkmış olduk; bir partinin sadece kadın kolları veya kadınlarla ilgili söz söyleyen insanları olmadığımızı gösterdik. Yani bir bütçe komisyonunda yer alıyorsak, sadece Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bütçesinden söz etmiyoruzdur; Maliye Bakanlığı’nın genel bütçesi nedir, Çevre Bakanlığı bütçesi nedir bilmekten, yani daha bütünlüklü bir müdahaleden söz ediyoruz, böyle çalıştık. Tabii ki öyle bir dönem geçirdik ki, tekçilik ve çoğunluk tahakkümü nedeniyle genel kurulda birçok şeyi kabul ettirmek ve değiştirmek aslında çok fazla mümkün olamadı. Birçok önergemiz, birçok sözümüz orada reddedildi. Ama buna rağmen ben bütün yaptıklarımızın taş taş üstüne koyduğunu ve kalıcı etkileri olduğunu düşünüyorum.

Bu kadar baskı ile karşılaşmasaydık, partiler arası bir meclis kadın grubu kurmak istiyorduk. HDP’nin kadın meclisi ve parlamento kadın grubu zaten var ama bunu bütün partilerle birlikte yapmak önemliydi. Hatta bir çağrı da yaptık ama pek icabet eden olmadı. Umuyorum ki önümüzdeki parlamento döneminde böyle bir şey hayata geçirilebilir. Tıpkı dışarıda yürüttüğümüz siyaset gibi, mecliste de ortaklaşabileceğimiz şeyler var.

Avrupa Konseyi parlamentosunda da, eşitlik ve ayrımcılığa karşı komisyon üyesi olduğum için, Türkiye’deki kadın hareketini anlattım. Avrupa Konseyi’nde kadın hakları ihlallerini bir rapor olarak sundum. O komisyonlarda çok ciddi tartışmalar yürüyebiliyor ama burada biat kültürünün de varlığıyla bu tür tartışmalara ket vuruyorlar; kadınlar da bunu yapıyor. Kadınlar bu bariyeri aşabilse çok daha fazla ortak söz yaratabileceğiz. Avrupa Konseyi’nde gördüğüm ve burada da yapmak istediğim bir şey, kadın milletvekilleri ve kadın çalışanlarla parlamentoda cinsiyetçilik ve buna karşı ortak mücadele konulu toplantı veya konferans düzenlemek.

Ne kadar umutlusun

Dünya değişecekse böyle değişecek, kadınlarla değişecek!

Biraz önce son üç yılın zorluklarından ve bu atmosferde yapamadığınız şeylerden söz ettin. Ancak son üç yılda senin Meclis’te izlediğin politikaya baktığımızda kadın politikasını hiç ikincilleştirmediğini ve hiçbir koşulda dile getirmekten vazgeçmediğini görüyoruz. Bu konudaki hattını ve direncini nasıl korudun? 

Bunları sizden duymak güzel bir şey tabii. Teşekkür ederim. Başta dediğim gibi özellikle Kasım seçimleri sonrası şu duyguya kapıldım: Burada söylediğim sözün ne anlamı var? Ama işte Meclis’te verdiğin mücadelenin karşılığını dışarıda gördüğün zaman… Aslında dışarıdaki insanlar derken sadece kadınlardan değil, mesela gençlerden de çok karşılık bulduğunu düşünüyorum ben. Gençlerle, kadınlarla ne zaman sokakta karşılaşsam “İyi ki varsınız,” dediler. O “iyi ki varsınız” sözünün hakikaten gerçek bir anlamı varmış. Demek ki bu çabalar boşa gitmiyor, orada söylediğiniz şeyler insanlara hitap ediyor. Mesela bir kadın özellikle şunu söylemişti: “Siz nasıl orada söylediklerinizin etkisi olmadığını düşünebilirsiniz ki? Tabii ki siz orada söyleyeceksiniz. Biz zaten sizi temsilci olarak seçtik, meclise gönderdik, tabii ki sizin orada bunları söylemenizin bizim için çok anlamı var.” O zaman işte bazen o sessizliğin sesi olduğumuzu hissettim. Biraz da duygusal bir insanım zaten, daha kapalı yaşayan biri olsaydım, bu sözleri duymasaydım, belki çok daha fazla umutsuzluğa kapılabilirdim. Çünkü dediğim gibi hem erkek egemen, hem savaş egemen, hem kapitalizm egemen; karşı olduğum her şeyin egemen olduğu bir yapıda mücadele etmeye gayret ediyorum!

Kadın sözünü atlamamak ise benim biraz eski ve inatçı bir deneyimim. Filiz (Karakuş) hatırlar, 1989’de cezaevlerinde şiddet artınca, açlık grevleri başlamıştı. Sevk sırasında iki tutuklu hayatını kaybetmişti. Bir çok feminist kadın da Siyahlı Kadınlar olarak yerlere yatarak cezaevindeki baskıları protesto etmişti. Ben de her zaman bir sosyalist olarak var oldum ama şöyle bir inadım var —ki o zaman da vardı— evet biz cezaevlerindeki baskılar için yerlere yatıyoruz ama bizim bekaret kontrolüne karşı da yere yatmamız gerekiyor! O dönemki en önemli gündemlerden biriydi bekaret kontrolü. Devlet bekaret kontrolüne yönetmelikle bir statü kazandırmak istiyordu. Bunun için de yere yatmamız lazım diye savundum. Ben insan hakları geleneğinden gelen bir insan olarak, bir insan hakları savunucusu olarak ihlallere karşı sözümü her zaman söyledim. Ama kadınların gündeminin ve taleplerinin ikincilleşmesine izin vermemek lazım. Bu gerçekten benim inadım, öyle de devam edecek. Parlamentoda da, gündem köyleri bombalamak dahi olsa o anda orada birisi çıkıp “er meydanı” derse, ben de “burada er meydanı deme” diyeceğim. Bu benim aynı zamanda bütüncül varoluşum. Meclisteki erkek diline karşı biraz feminist TDK gibiydim denebilir! Kimi zaman “kız alıp vermek” dediler, küt diye itiraz ettiğimde çok şaşırdılar. Kalkıp “er meydanıdır burası” dediklerinde, “hayır burası er meydanı değil, böyle tanımlayamazsınız, kadın hareketi bunu size yutturur” dediğimde ben bunu hissederek söylüyordum. Yutturur hakikaten!

Meclisin son üç yılda ne hale geldiği malum. Boş sıralar, oylama sırasında kalkan parmaklar, muhalefetin iyice sessizleştirilmeye çalışılması… Meclis fonksiyonunu yitirmiş gözüküyor. Sen bunu nasıl değerlendiriyorsun?

Gerçekten Meclis aslında var olmayan bir yer gibi. Çünkü Erdoğan yukarıda her türlü erk sahibi olarak yetkiyi kendisinde toplamak istiyor. Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi ile, bir parti başkanı olarak, o partinin ülkedeki aklını, mecliste de her yerde de tek adam olarak yansıtmaya gayret etti ve bunun politikasını yaptı. Dolayısıyla Meclis’te de bu politikayı yürüten milletvekilleri vardı. Onun dışında söz söyleyen hiç kimse olmadı. Farklı düşünen olduysa bile sessiz kaldı. Yasaması, yürütmesi, yargısı hepsi o tekçilik içerisinde toplandı. Kendi önerdikleri yasalar, önergeler gündemde olduğunda bile sıralar boş kaldı. Yaptıkları yegane şey, oylama sırasında gelip oy kullanmak oldu.

Ama tabii ki burada diğer muhalefet partilerinin de bu gidişata az hizmet ettiğini söyleyemeyeceğim. Yani bu üç yıllık sürece baktığımız zaman, gerek dokunulmazlıkların kaldırılması olsun, gerek sokağa çıkma yasakları sırasında bölgede görev yapan askerlere dokunulmazlık getiren kanun teklifine evet demek olsun, birçok konuda hakikaten aslında bir devlet aklının, yani fabrika ayarlarının aynen işlediğini gördük. Bütün bu olanların dışında muhalefet etmeye çalışan bir parti olarak işimiz biraz da bu yüzden zordu.

İstanbul’daki feminist hareketten gelen bir kadın olarak Ankara’da olmak, Ankara milletvekilliği sizce neler değiştirecek? Bu soruyu sorarken HDP’nin barajı aştığını var sayıyoruz.

Umarım hep birlikte aşacağız o barajı. Ama her zaman o tereddüt payını koyarak söylüyorum. Çünkü mesela YSK’nın sandık taşıma kararı, bu seçime yönelik yapılan bütün “düzenlemeler”, hepsi aslında HDP’nin baraj altında bırakılmasına yönelik. Bunu herkesin, özellikle kadınların çok net olarak görmesi gerekiyor. Hakikaten bu HDP’nin değil, Türkiye’nin sorunu ve kadınların sorunu. Çünkü biz baraj altında kalırsak 70-80 milletvekili AKP’ye gider. Bu da bu kadar süredir yürüttükleri kadın politikalarının artarak devam etmesi anlamına gelir. Bizim yaşam alanlarımızın, sahip olduğumuz her şeyin daha güç elde tutulur hale gelmesi demek olur bu!

Barajı aştığımızı ve Ankara’da olduğumuzu düşünerek cevap verirsem, Türkiye’nin her yerinde feminist mücadele yürütebiliriz. Bir de ben tamamen Ankara’da olacağım ve hiç İstanbul’la bağlantı kurmayacağım gibi bir öngörüm yok; İstanbul’da da olmaya devam edeceğim. Hatta önümüzdeki dönem için, az önce yapamadığımızı söylediğim şeyleri yapmak, kadınlarla daha fazla buluşmak ve sözü daha fazla ortaklaştırmak, belki başka partilerden kadınların tabanları ile buluşmak gibi planlarım var. O sözü mecliste ortaklaştıramıyorsak da sizlerin de vasıtasıyla ve meclis dışında oluşturmak. Ankara’da da bir kadın mücadelesi var. Birlikte güçlü çalışmalar yapabiliriz, sizlerin de buna daha fazla katkısı ve desteği olabilir. Ankara’da yaptığımız çalışmaya İstanbul’dan da kadınlar katılabilirler. Feminist hareketin merkezi olarak yıllardır İstanbul görülür. Doğrudur da. Ama belki Ankara’da da farklı ve güçlü bir merkez oluşturmak için benim de katkım olabilir. Bunu yapabileceğimizi düşünüyorum.

Bu hızlı erken seçimde bir şekilde aday listelerinde erkekler çok öne çıktı. HDP’de de öyle oldu. Konuşmalar biraz erkek adaylar üzerinden döndü. HDP barajı aşınca seçilecek yerden milletvekili kadın sayısı %40 üzerinde olduğu halde böyle. Gündeme gelenler, sözünü duyduklarımız hep erkek adaylar oldu. Sen bununla ilgili ne düşünüyorsun?

Buna ek olarak ne zaman seçim zamanı gelse tüm partilerdeki adamlar, cumhurbaşkanı adayları vesaire “kadınlarımız”, “kadınlar için” diye konuşmaya başlıyorlar. Genel olarak söylenen şey kadın istihdamını arttıracağız, şiddeti durduracağız… Kadınlar sadece sanki şiddete uğruyorlarmış ya da istihdam sorunları varmış ama başka hiçbir mesele kadınlarla ilgili değilmiş gibi.

Sondan başlarsak; biz kadınların dünyayı değiştirecek gücümüz var. Ben buna inanıyorum. Mağduriyet üzerinden siyaset yapmayı, söylem kurmayı çoktan bıraktık. 80’lerin belki hemen sonrasında bıraktık. Daha dönüştürücü daha değiştirici söz kurmayı tercih ettik. Çünkü gerçeklik, olması gereken buydu. Tabii ki şiddete uğruyoruz, tabii ki tacize maruz kalıyoruz. Tabii ki işte esnek çalışmaya, evlerde çalışmaya mahkum ediliyoruz; emeğimizin karşılığı gasp edilmeye çalışılıyor. Bütün bunlar gerçek, ama aynı zamanda bizim hakikaten dünyayı değiştirecek gücümüz var. Ve biz maruz kaldıklarımıza karşı çıkarken de “Ah vah vah başımıza bunlar geliyor,” diye değil “Siz bizim başımızın belasısınız. Biz sizi değiştireceğiz, biz bu düzeni değiştireceğiz,” diye politika yapıyoruz. Kullandıkları “kadınlarımız” sözü hamaset. Kadınlarımız sözünden ben de hiç hoşlanmıyorum. Çocuklarımız sözünden de aynı şekilde… Aslında bir özneyi o mülkiyet ibaresiyle kullanan hiçbir sözden hoşlanmıyorum. Bu zaten samimiyeti de öldüren bir şey. Gerçek bir politika oluşturulmasını engelliyor. AKP’nin “hak değil inayet” politikası gibi, hep bir yardım politikası! Halbuki bahsettiğimiz, sözünü ettiğimiz konular insanların hakları. Emek de hak, şiddetten korunma da hak. Bizler yardıma muhtaç değiliz, muhtaç edenleri biz dönüştüreceğiz ve değiştireceğiz diyoruz.

Erkekler evet daha fazla görünür oldular. Bir gün madem bizi görmüyorlar kendi gündemimizi yaratalım diye HDP olarak medya gündemi yapalım, bu hafta sadece medya üzerine konuşalım diye kararlaştırmıştık. HDP-görmez medya ve Kadın-görmez medya demiştik. Gerçeklik bu. Evet HDP-görmez medya olduğu gibi Kadın-görmez medya da var ve Kadın-görmez siyaset var! “Yüksek siyaset”lerin içerisinde, o afra tafraların içerisinde aslında bir erkeklik var ve itibar edilen de biraz bu oluyor. Daha doğrusu kışkırtılan bir tür erkeklik hali, “heyyt” halindeki söylem biçimi oluyor. Belki de gerçekten itibar edilen de bu değil bir yandan. Dışarıda insanlarda bunu görüyoruz. Onlar bizi kucaklıyorlarsa, bizim onlarla olmamızdan mutluluk duyuyorlarsa, bizim ciddi bir siyaset ve mücadele yürüttüğümüze inanıyorlarsa, bu bizim siyasetimizin bir karşılığı olduğunu gösterir. Her cenahta ne kadar Kadın-görmez bir siyaset biçimi olsa da  her yerde adım adım yürütüyoruz, iğneyle kuyu kazar gibi kazdığımız siyasetin sonucunda bizim haklarımızı kolayca gasp edemiyorlar. Bundan sonrasında da gasp edemeyecekler. Erkeklik daha görünür olabilir ama gerçeklik kadın mücadelesi!

Kaynak: Çatlak Zemin – https://catlakzemin.com/kadinlarin-gundemi-ve-taleplerinin-ikincillesmesine-izin-vermemeliyiz-bu-gercekten-benim-inadim-oyle-de-devam-edecek-filiz-kerestecioglu-ile-soylesi/

Tags: , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑