Kadın

Published on Kasım 14th, 2017 | by Avrupa Forum 3

0

Kadınlar patriarkal kuşatmayı kıracak! – Rabia Baldemir

Çocuk doğurmak ve büyütmek, ev işleri, erkeğe hizmet kadına ev dışındaki tüm yaşam alanlarını ve alternatiflerini kapatıyor. Üstelik bu 24 saat ömür boyu verilen hizmet ise tamamen ücretsizdir. Ve hiç bir sosyal güvencesi olmadığı gibi içinde tacizi, tecavüzü ve şiddetin her türlüsü muhtemel!

            Rabia Baldemir

Patriarka (erkek egemenliği) ve buna paralel sömürücü sınıflı toplumlar kadını tarihsel olarak hegemonya altına almıştır. Ataerkil yapı, kadına bin yıllardan beri dayattığı görev ve sorumluluklar/zorunluluklar vardır. Kadın adeta bu baskı ve dayatmanın sarmalında zor nefes alır.

Bilindiği üzere, toplumsal ilk iş bölümü kadın ve erkek arasındaki doğal iş bölümüdür. Bu iş bölümü anasoylu toplumdan ataerkile topluma, ardından sınıflı toplumlara geçişte giderek kadın aleyhine gelişti. Emeklerine erkekler tarafından el konularak, yeni görev ve zorunluluklar dayatılarak kadın toplumsal yaşamın öznesi olmaktan uzaklaştırıldı, bir araç ve mal ( mülkiyet ) haline getirildi. Yani sınıflı toplum ve patriyarka birbiriyle bütünleşerek kadını köleleştirdi.

Bugün, bu sınıflı – sömürücü toplum ve patriarkal sistem farklı biçimler almış ise de, özünü hep korumuştur. Sömürü ve erkeğin kadın üzerindeki tahakkümü biçim değiştirerek yeniden üretildi.

Gerici erkek egemen sisteme karşı mücadelede tüm zorluklara rağmen kesintisiz şekilde devam etmiştir. Kadınların mücadelesi bu süreçte erkek egemenliğine karşı önemli mevziler ve haklar da kazandı. Buna rağmen, sömürü sistemleri kadının ve ezilenlerin aleyhine varlığını sürekli değiştirerek güçlü bir şekilde sürdürüyor.

Bin yılların ataerkil zihniyeti egemenliğini din ve ahlâk ile sistematik hale getirdi. Bu geri kültür ve gelenek halini almış kural ve adetler topluma benimsetilerek toplumun inancı ve ahlakı haline getirildi. Toplum ve onu oluşturan bireylerin hücrelerine dek yedirilmiş bu durum ne yazık ki. Ssorgulanması ve değiştirilmesi, dönüştürülmesi zor, sancılı ve çok yavaş olabilmekte.

Sınıflı ve patriyarkal sistemin kalıcı şekilde dönüştürülmesi veya değiştirilmesi bir devrim sorunudur. Bununla birlikte, sorunu devrim sonrasında ertelemek kendi içinde önemli handikaplar taşıyor. Bu köklü sorunların nihai çözümü bir devrim gerektirse de bu, bugünden kimi kazanımlar için mücadele etmeyi, süreci hızlandıracak yeni haklar ve mevziler kazanmayı önemsiz görmek büyük yanlış olur.

Ayrıca, patriarkal sisteme karşı mücadele kapitalizm yıkıldığında sosyalizmde de gerekliliğini koruyacaktır. Toplumsal / kültürel devrim politik devrimle eşzamanlı olarak gerçekleşmiyor. Bu uzun bir süreç ve kararlı, örgütlü bir mücadele gerektiriyor.

Sömürücü ve patriarkal sistemin kadına dayattığı ve biçtiği toplumsal görevlere bir kez daha göz atmakta fayda var. Öyle ki, bu görevler, tanrısal yasa ve buyruk haline getirilmiş. Kadına biçilen en kutsal görev, erkeğine hizmet ve itaattir. Her şey erkeğin zevk ve rahatına göre formüle edilmiş. Burada kadının rahatı ve zevki hiçbir şekilde düşünülmemiş, dahası kadının hakkı, hatta adı dahi yok denecek durumdadır. Erkek isterse sever, isterse döver. İsterse süsleyip püsleyip altın kafeste yanında gezdirir. İsterse dört duvar arasında yaşamaya mahkum eder. Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların büyük bölümünün yaşadığı tam olarak budur.

Kadın bir hizmetçidir. Köledir. Biçim nasıl görünürse görünsün gerçeklik budur. Toplum bunu böyle dayatıyor ve yaşatıyor. Ne diyordu, ünlü şair Nazım Hikmet; “ailedeki yeri öküzden sonra gelen kadınlarımız”. Ve bir rus atasözü der ki; Karşıdan iki kişi geliyor sandım, oysa sadece bir erkek ve karısıymış. Kadın tek başına asla birey olamıyor. Bu kadının toplumsal / geleneksel yerini özetliyor aslında.

Kadın en başta erkeğin cinsel ve yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayan bir varlıktır. Sonra neslinin, yani erkek neslinin devamını sağlayan, yani çocuk yapan ve büyüten bir kuluçka makinesi! Bu konuda da kadın son noktada hiç bir hakka sahip değildir. Evlilik, çocuk, annelik tam bir kuşatılmışlık ve toplumsal/patriarkal baskı cenderesidir. Onun iradesine rağmen dayatılan toplumsal rol, tanrının bir buyruğu gibi sunulur. Dahası, bu durum onun varlık nedeni ve “doğal bir durum”, “kadının doğası” olarak telkin edilir. Başka bir ifade ile kadın dört duvar arasına sıkıştırılır,  iradesi her koşulda kırılmak istenir. Renksiz, kasvetli bir yaşama mahkum edilir. Kadınların yaşamında bir renkten söz edilecekse, o renk sadece gridir.

Kadın çocuk doğurur ama bir anne olarak çocuk üzerinde hiç bir hakkı ve tasarrufu yoktur. Çocuk erkeğe aittir. Erkek egemen anlayışta “kutsalmış” gibi göklere çıkartılan “annelik” aslında sadece çocukları doğuran ve onları büyüten bir hizmetçiliğe eşdeğerdir. Toplumun ve patriakanın biçtiği bu role ve dayatmaya karşı çıkmak ise suçların en büyüğüdür! Bunun cezası; işkence, linç, tecrit ve hatta ölümdür. Yani geleneklerin ve toplumsal ahlakın emir ettiklerini “rızayla!” yapmak zorundadır kadın.

Erkeğine (erkine) kusursuz hizmet yapmayan, itaat etmeyen kadın kötü ve namusuz kadın olarak damgalanır. Kadın kocanın malıdır, helalidir. Yani bir erkeğe tapu edilmiştir. Toplum, kadını erkek ile evlendirerek kadını bir erkeğin (babasının) zimmetinden bir başka erkeğin (kocasının) zimmetine geçirir.

Patriarka için “namus” sayılan kadın, annedir, kızdır, kızkardeştir. Ancak kadın bir erkeğin karısı olmayı, ona itaat etmeyi kabul etmezse “namusuz” oluverir! Kadın doğuramazsa (anne olamazsa) eksiktir. Kadın baba evinden evlenerek çıkmazsa, evde kalmıştır. Kadına bu kadar kuşatılmışlığına karşın erkeğe kadın lehine hiç bir kısıtlama yoktur. Tam tersine, erkek kışkırtılıyor; kadın kuşatılıyor. Erkek her koşulda kadının egemeni, yöneticisi ve sahibidir. Kadın en temel haklarından mahrumken erkek gezme, kariyer yapma, kendini sosyal olarak geliştirme, “çapkınlık” yapma, vb özgürlük ve haklarına sahiptir. Toplum bu konuda yanıltıcı bir ayna gibi davranır ve malesef bütün ahlaksızlığı ve kötülüğü kadına yansıtır.

Evlilik erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünün onayıdır. Artık kadın evlendiği erkeğe aittir. Yüzükler takılıp imzalar atıldıktan, nikah kıyıldıktan sonra kadının yaşam biçimi erkeğin insafına kalır. Evlilik kadının geleceğini güvence altına almaz aksine karartır. Kadının babasının ve erkek kardeşinin kadın üzerindeki tahakküm ve haklarını kocaya devreder. Evlenen kadının kendisine ait bir hayatı sözkonusu olamaz artık. Evlendikten sonraki özgürlük alanı, kocanın sunduğu sınırları aşamaz. Bir de çocuk olduktan sonra kadını kuşatan duvarlar daha da kalınlaşır. Ev içindeki bütün sorumluluklar kadına yüklenir. Çile, sefalet, fedekarlık ve “namuslu olmak” kadına düşer. Ve zamanla bu hayat kadını yaşayan bir ölü haline getirir hatta öldürür! Dört duvar arasında yavaş yavaş çürüyerek ölür bedenler.

Elbette gelinen bu tarihsel durakta, kadınlar mücadeleleri sonucunda bir takım haklar ve mevziler kazanmıştır. Ev dışında bir işte çalışma, okuma, kariyer edinme, politikacı olma, seçme ve seçilme hakkı ve ekonomik bağımsızlığa kavuşmak ve hatta iş kurma v.b. gibi… Ancak bu kazanılmış hakların önemli bir kısmı dünya kadınlarının büyük çoğunluğu için hala ulaşılabilir durumda değil. Üstelik kazanılan bu haklar ve mevziler hala yeterli değil.

Kendini “demokratik ve gelişmiş” sayan ülkelerde bile tam anlamıyla eşitlik yok. Cinsiyet ayrımcılığı farklı biçimlerde bu ülkelerde de devam ediyor. Mesela kadınlar dünyanın her yerinde aynı / eşdeğer işi yaptığı erkeklerden daha az ücret alıyor. Üstüne, çalışan kadınların ezici çoğunluğu evde geleneksel görevlerine de devam ediyor. Çalışan kadın mühendis de olsa, doktor da, profesör de, işten sonra evde yemek, çocuk bakımı ve temizlik işleriyle birinci dereceden ilgilenen oluyor. İş yerinde eşit işe eşit ücret alamayan kadın, eve gidince de hiçbir karşılık almaksızın çalışmaya devam ediyor

Bunun yanı sıra sistem he sıkıştığında önce kadınların kazanımlarına saldırıyor. İşçi çıkartılacaksa ya ilk çıkartılan kadın işçiler oluyor, ya da ucuz çalışmaya zorlanıyor. Patriarka her fırsatta kadını yine eve kapatmak istiyor. Geleneksel görevlerini hatırlatıyor. Eve dönün çocuk yapın ve ev işleri size yeter diyor.

Mesela Erdoğan, birçok cepheden kadınlara saldırıyor, kazanılmış haklarını geri almaya çabalıyor. Sürekli olarak kadınlara “Eve dönün, çocuk yapın, anne olun” diyor. “En az beş çocuk” dayatmasını şimdilerde “onbeşe” çıkaran Erdoğan kadınları bir kuluçka makinesine dönüştürmek istiyor.

Çocuk doğurmak ve büyütmek, ev işleri, erkeğe hizmet kadına ev dışındaki tüm yaşam alanlarını ve alternatiflerini kapatıyor. Üstelik bu 24 saat ömür boyu verilen hizmet ise tamamen ücretsizdir. Ve hiç bir sosyal güvencesi olmadığı gibi içinde tacizi, tecavüzü ve şiddetin her türlüsü muhtemel!

Bu gerici ve kadın düşmanı dayatmalara; bütün kadınların dur demesi gerekiyor. Kendi hak ve mevzilerimizi korumak, özgürlük alanlarımızı daha da genişletmek ve en önemlisi kazanımlarımızı kalıcılaştırmak için biz kadınlar kesintisiz olarak mücadele etmeliyiz. Kurtuluşumuz patriarkaya ve sömürücü tüm sistemlere karşı örgütlü mücadeleden geçiyor.Ve biliyoruz ki bu mücadele en uzun, en ağır bedeller ödenen mücadeledir. Dünyanın en eski eşitsizliği ancak dünyanın en örgütlü, inatçı, kararlı mücadelesiyle ortadan kalkabilir. Ve ancak o zaman insanlık gerçek anlamda özgürleşecektir!

Rabia Baldemir

14.11.2017

Tags: , , , , , , , , ,


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑