Yazarlar

Published on Şubat 22nd, 2018 | by Avrupa Forum 2

0

İmkansız bir grevi mümkün kılmak – 8 Mart’ta kadınlar yine greve gidiyor • Özlem Barin

Geçtiğimiz yıl, yeni bir enternasyonalist feminizmin doğduğunu sıkça işittik, okuduk, birbirimize söyledik. Türkiye’de mevcut OHAL durumunda bunun hissedilemediği zamanlar olduysa da İstanbul’da 8 Mart gece yürüyüşüne katılan onbinlerce coşkulu kadın dünyanın diğer yerlerindeki kadınlara umut oldu, burası kesin. Elbette kadınlar için ne yaşadıkları sorunlar ne erkek egemenliğinin binbir veçhesine karşı mücadele ne de enternasyonalist dayanışma ve ortaklaşma yeni. Fakat 2016’nın özellikle son yarısında ve 2017’de birçok ülke ve kentte kadınların kitlesel eylemler düzenlemeleri kadar bir yerde düzenlenen eylemin diğer ülkelerdeki kadınları da harekete geçirmesi, eylemlerin sözünün veya biçiminin farklı gündem ve bağlamlarla birleşerek ortaklaştırılmasına tanık olduk. Dayanışma, birbirine ses olma, birlikte güçlenme öne çıktı kadınlar arasında. Amerikalı kadınların Trump’a karşı Washington yürüyüşü tüm dünyadaki kadınlar tarafından sahiplenildi; sağ, kadın düşmanı, homofobik, transfobik, ırkçı populist politikalara ve politikacılara karşı yürüyüşlere dönüştü. Ardından 55 kadar ülkede kadınlar ortak grev çağrısı yaptılar ve 8 Mart 2017’de bir çok ülkede kitlesel yürüyüşler, gösteriler düzenlediler ve bu eylemler yıl içinde de devam etti.  Kadınlar bir çok ülkede 8 Mart 2018 için de bir önceki yıl olduğu gibi grev ve kitlesel ve/veya radikal eylemlilikler çağrısı yapıyor. Bu çağrılar patriyarkal bir toplumda kadınların grev yapmasının ‘imkansızlığı’ kadar, bir politik eylem ve alternatif yaratma imkanı olarak “nasıl bir kadın grevi” hakkındaki tartışmalar üzerinde yoğunlaşıyor. Geçtiğimiz iki ayda bir çok ülkede oluşan 8 Mart Platformları grev fikrinin kendisini de tartışmaya açarak ardı ardına grev çağrısı yaptılar.

Elbette güneşin altında hiç bir şey yeni değil. Feministler ve kadın örgütleri dünya genelinde her zaman birbirlerinden haberdar oldular ve ortak eylemlilikler geliştirdiler. 2000’li yıllarda sosyal forumlar sürecinden doğan Dünya Kadın Yürüyüşü, 2011’de Kanadalı bir polisin “kadınlar kıyafetlerine dikkat etsinler” demesiyle başlayan ve yayılan  “SlutWalk”, 2012’de 14 Şubat için çağrısı yapılan ve 2013 yılında tüm dünyada yankı bulan “Bir Milyon Kadın Ayaklanıyor”, bu ortak eylemliliklere ilk akla gelen örnekler. Kadınların kendi bedenlerini belirleme hakları ve erkek şiddetinin binbir türü içinde özellikle fiziksel ve cinsel şiddete karşı mücadele her zaman enternasyonalist bir destek içinde verildi her ülkede. Yine de son 1,5-2 yılı kadın hareketi/feminist hareket açısından farklı kılan noktalar var kanımca. Bunlardan birisi bu yeni hareketin, örneğin SlutWalk, Bir Milyon Kadın Ayaklanıyor’dan farklı olarak bir veya bir iki tema veya söz etrafında örgütlenmiyor, kadınların somut hayatlarında yaşadıkları iç içe geçmiş tüm sorunları kapsamaya çalışıyor oluşu ve bunun feminizm açısından yaratabileceği sorunları/imkanları da tartışıyor oluşu. Yine örneğin (bence) Dünya Kadın Yürüyüşünden farklı olarak sözü genele yaymak için kısıtlama, uzun tartışmalarla varılan minimum ortaklık veya kurumsallaştırma çabasıyla ya da uluslararası bir merkezi koordinasyon ve temsilcilikleri aracılığıyla örgütlenmiyor oluşu. Benim takip edebildiğim kadarıyla grev çağrısıyla şekillenen 8 mart ve sonrası etkinlikler ve bu eylemliliklerin etrafında şekillenen tartışmaların ayırd edici özelliği, kadınların hayatlarında karşılaştığı tüm somut sorunları içermeye, komplike bir somutluktan başlamaya çalışıyor olması ve dolayısıyla ağ şeklinde yayılan biraraya gelişlerin farklı kadınları ortaklaştırarak dünya genelinde tüm kadınları kapsayabilen bir gündem yaratması ya da yaratma çabasına sahip oluşu. Her politik söz kadar bu da hem gerçek hem kurgu. Gücü de buradan kaynaklı kanımca. Hem farklı, yerel, yerel içinde farklılaşan gündemler etrafında organize olması hem de kadınların ortak ezilmişliğine yönelik bir genel bakışı ve dayanışmayı, ortaklığı içermesi…

Ne olmuştu?

2017’de 8 Mart’ta kadınların grev yaparak sokaklara çıkması çağrısı 2016’nın sonbaharında, özellikle de Ekim ayında şekillenmişti. 2016 Ekim ayı birçok ülkede kadınların isyan etmeleri ve iş bırakarak kitlesel ve öfkeli bir şekilde sokaklara çıkmasına tanıklık etmişti.  İzlanda’da kadınlar, erkekler ve kadınlar arasında ücret farkını protesto ederek iş bırakırken, 3 Ekim’de Polonya’da kadınlar 60 ilde iş yerlerini terk ederek, ancak belli koşullarda izin verilen kürtajı tamamen yasaklamaya yönelik yasa tasarısını protesto etmek üzere sokağa çıkmışlardı. Her iki ülkede de bu protestolar kadınların kazanımıyla sonuçlandı. Güney Koreli kadınlar da ekim ayı içinde bir kaç kez greve giderek kürtaj yapan doktorlara verilen cezaların artırılmasını öngören yasayı protesto ettiler. Yine Arjantin’de 19 Ekim’de 16 yaşında bir genç kızın tecavüz edilerek öldürülmesi sonrasında kadınlar öfkeli bir şekilde sokaklara aktılar. Bunu 25 Ekim’de Brezilya’da kadınların maçist erkek şiddetine yönelik kitlesel protestoları takip etti. 25 Kasım’da  ise Meksika, Peru ve diğer Latin Amerika ülkelerinden İtalya’ya kadar pek çok ülkede kadınlar erkek şiddetine karşı yine sokaktaydılar. Kadın cinayetlerinin arttığı İtalya’da kadınlar Arjantinli kadınlarla dayanışma içinde #NonUnaDiMeno (#NiUnaMenos’un İtalyancası) sloganı altında ve Polonya’dan Kore’ye kürtaj hakkı için mücadele eden kadınlarla dayanışmayı vurgulayarak sokaktaydılar. Bu eylemlerin büyük bir kısmı kadınların eylem yapmak için haftasonlarını veya akşam saatlerini beklemeden iş bırakarak sokaklara çıkması etrafında şekillendi. Kadınların grev yapması hem bu eylemlerin iş yerleri dahil olmak üzere toplumsal hayatta görünürlülüğünü artırdı hem de kadınların katılımını. Diğer yandan kadınların artık yeter dedikleri bir noktada öfke ve isyanlarını yansıttı. Hem düşük ücretlerle çalışan biziz hem evde ev işlerini yapan, bakım hizmetlerini üstlenen biziz, hem de erkek şiddetinin binbir türüne maruz kalan, bedenlerini denetim hakkı elinden alınan, öldürülen biziz diyorlardı. Grevler, neoliberal çağda dünyanın bütün yükünün kadınlara yüklendiğini ve de bütün politikaların kadın bedenini hedef aldığını haykırıyordu. Neoliberal politikalar altında işgücünün esnekleşmesi ve güvencesizleşmesi, işgücünün feminizasyonu ile el ele gitmiş, sosyal kesintiler kadınları daha fazla ev içi emek ve bakım emeği harcamaya itmişti. Kadınlar ücretli ücretsiz emek kıskacında giderek yoksullaştı ve aileye daha bağımlı kılındı. Diğer yandan dünyanın pekçok yerinde ekolojik talan kadınların geçim kaynaklarını ve çoğu zaman kadınların üstlendiği temel ihtiyaçları vurdu. Yine dönemin ruhuna uygun şekilde yükselen muhafazakar, populist sağ politikalar, ırkçılık ve göçmen karşıtlığı, ilk elden kadınları kriminalize ederek, marjinalleştirip, sosyal alanın dışına itiyor. Devlet politikaları da kadınların kendi bedenlerini kontrol hakkını hedef alıyor, kadınları daha fazla aile ve erkeklere bağımlı kılıyor. Kışkırtılan erkeklik ve homofobi ve transfobi ise taciz, tecavüz, şiddet ve ölüm saçıyor.

Geçtiğimiz yıl tüm bu hareketlerin ortasında Ekim ayında Arjantinli kadınların inisiyatif alıp, öldürülen tüm kadınları anarak Bir Esik Olmayacağız diyerek yaptıkları ve ilk elde 17 ülkeden kadınların dahil olduğu çağrı tam da neoliberalizm altında kadın emeğinin yeni patriyarkal formları ile beden politikaları ve erkek şiddeti arasındaki bağı kuruyor, grev çağrısını da bu bağlamda kapsayıcı bir iş bırakmanın içine yerleştiriyordu. Kadınlar olarak grev çağrısını ilk duyduğumuzda aklımızdan ilk geçenin “işe mi gitmeyelim, ama sendikaların sahiplenmediği bir grev maaş kesintilerine ve işverenle diğer sorunlara yol açmayacak mı” sorularının olduğunu sanmıyorum. Daha çok ev işi yapmama, çocukların okula getir götürünü, bakımını vs. üstlenmeme ve erkeklerle sevişmeme olabilir her kadının ilk aklından geçen. Bunun yarattığı hem bir rahatlama hem de kaygı… Grev çağrıları bunların hepsini sıralasa, kadın emeğinin özel veya toplumsal alanda ücretsiz formlarını görünür kılmayı hedeflese de beklentiler daha çok kadınların işe gitmemesi üzerinde yoğunlaştı. Katılımın büyüklüğünü görünür kılacak olan buydu çünkü. Bu yüzden bazı ülkelerde sembolik olarak bir kaç saatlik iş bırakma çağrıları yapıldı, bazı yerlerde sendikalar kısıtlı destek verip, işten çıkarılmama için yasal zemini sağlarken bazı yerlerde kayıtsız kaldılar. Diğer alanlardaki grevin büyüklüğünü ise ölçebilecek durumda değiliz, ama sokaklar bunun için bir veri sunuyordu.

Uluslararası kadın grevi çağrısı kısa zamanda büyük bir yankı buldu ve 8 Mart’a doğru 55 ülkeden kadınlar grev çağrısına katıldılar. Birçok ülkeden birbiri ardına bildiriler geldi, hemen hepsi de kendi ülkelerinde öne çıkan mücadele ekseni ile grev fikri etrafında şekillenen bu geniş ortak bağlamı birleştiriyordu. Bu katılımlar bir ortak platform altında, bir koordinasyonla ilişki içine girilerek yapılmadı. Birbirinden duyan kadınlar her yerde kendi inisiyatiflerini aldılar ve çoğu zaman diğer ülkelerden tanıdıkları kadınların yardımıyla çağrılarını uluslararası alanda dolaşıma sokarak dahil oldular. Kadınların yaptıkları işleri bir günlüğüne de olsa yapmayı bırakmalarıyla dünyanın yerinden oynayacağını en iyi kadınlar biliyordu ve bunun yarattığı bir heyecan vardı. Bu heyecan, Amerika’da sağ populist, göçmen karşıtı, kadın düşmanı, sosyal hizmetlerde büyük kesinti öngören yeni bir yönetimin iktidara gelmesine karşı, Ocak ayında 3,5 milyon kadının birçok kentte sokağa çıkması ve tüm dünyada aynı gün düzenlenen kadın eylemleriyle desteklenerek arttı. Her ne kadar Amerika’da Kadınların Washington Yürüyüşü’nün çağrıcıları Hilary Clinton’ın beyaz, üst orta sınıf feminizminin Trump karşısındaki yenilgisinden hayal kırıklığı yaşamış olan kadınların eyleme katılacağını varsaymış olsa da katılım bunun çok daha üstünde ve başka saiklerle gerçekleşti. Bu sağ popülist politikalardan ilk elden etkilenecek, siyah, Latin ve diğer göçmen kadınların, yoksul kadınların, trans kadınların katılımı yoğundu. Amerika’daki bazı akademisyen feministlerin  zaten bir çok yerde var olan yerel, küçük kadın grupları ve feminist gruplarla veya platformlarla ilişki içinde greve katılım çağrısı yapmaları ve etkili bir bildiri yayınlamalarıyla grevin uluslararası görünürlülüğü arttı. Bildirinin içeriği ise tazelenen tartışmalar yarattı. Bildiri, Hilary Clinton’ın temsil ettiği söylenen neoliberal, elitist bir feminizme karşı kadınların diğer yüzde 99’unun feminizmini yaratma çağrısı yapıyordu. Elbette %99 için feminizm İşgal hareketlerinin söylemine referansla seçilmişti ve feminist bir çağrıya uyarlandığında pek de uygun bir kavram olmayabilirdi ama özellikle liberal feminizme karşı kullanılması ve feminizm içi bir tartışmayı yansıtması veya yeniden açması açısından önemliydi. Bildiri, kadınların eylem ve protestolarında erkek şiddetine karşı mücadelenin, emek gücünün güvencesizleşmesi ve ücret eşitsizliğine karşı mücadeleyle birleştiğini ve aynı zamanda homofobi, transfobi ve yabancı düşmanı politikalara karşı durduğunu ve enternasyonalist bir feminizmin kapsayıcı bir gündemle doğmakta olduğunu söylüyor ve bu feminizmin aynı anda ırkçılık karşıtı, anti-emperyalist, anti-heterokseksist ve anti-neoliberal bir feminizm olduğunu iddia ediyordu. Arjantinli kadınların Ni Uno Menos platformu altında yayınladıkları bildiriye uygun olarak kadınlara karşı erkek şiddetini neoliberal şiddete, lbtq kadınlara yönelen homofobik ve transfobik şiddeti, göçmen kadınlara yönelen devlet şiddetine ve kadınların bedenlerini denetim hakkına veya kürtaj hakkına yönelen kurumsal şiddeti sağlık hizmetleri ve diğer sosyal kesintilere bağlıyor ve kadınların yaşadıkları farklı ve ortak sorunlar arasındaki bağa vurgu yapıyordu. Bildiri, Amerika’da ırkçılık ve yabancı düşmanlığına maruz kalan kadınların oluşturdukları platformlarda gelişen, özellikle siyah feministlerin getirdiği eleştirilerle  birlikte bir tartışmayı yeniden alevlendirdi. Kadınların yaşadıkları farklı ezilmişlik, ayrımcılık biçimlerinin birbiriyle ve toplumsal cinsiyetle ilişkisine  ve kapsayıcı bir feminizmin bu ilişkileri nasıl kuracağına ilişkin bir tartışma son bir yılda yeniden yükseldi.

2017 8 Mart’ı ise görkemliydi. Hemen hemen her ülkede yüzbinlerce kadın sokaklardaydı. Sokakların kalabalık ve coşkulu olmasına karşın grevin kendisinin çok etkili olmadığı görülüyordu. Elbette bu kadınların işe gitmemesi için geçerliydi, kadınlar üretimi durduracak veya aksatacak ölçüde uluslararası bir grev yapmadılar, zaten birçok yerde çağrı bir saat için yapılmıştı. Böylesi bir grev sendikaların sahiplenmediği, yasal koruma sağlamadığı bir durumda çok başarılı olamazdı zaten. Toplumsal yeniden üretim alanlarında emek harcamamalarının boyutunu ise ölçebilecek durumda değiliz, en azından şu aşamada. Ama birçok kadın bu görünmez kılınan emeği bir günlüğüne bile yerine getirmemenin imkansızlığını vurguladı, muhtemelen çocukların, hastaların, yaşlıların bakımını üstlenmekten geri duramadı, sevgi emeğinde grev çağrısı zaten yapılmamıştı. Erkeklere ise yemek yapmadıklarını, onlarla sevişmediklerini umuyorum. Genel algı grev çabasının başarısız olduğu, özellikle kadın emeğinin farklı biçimlerini birbirine bağlayarak görünür kılan bir pratik eylemlilik geliştirmenin bunun teorisini yapmaktan çok daha zor olduğu idi. 8 Mart sonrası birçok ülkede kadınların eylemlerinin ana gündemi erkek şiddetine ve kadın cinayetlerine odaklı kalmaya devam etti. MeToo hareketinin cinsiyetçi taciz, saldırı ve tecavüzün yaygınlığını ve sistematikliğini ortaya koyması, basına yansıyandan çok daha yaygın bir biçimde kadınların taciz ve tecavüzleri ifşa ederek cezalandırma talep etmeleri de kadınların gündeminin bedenleri ve cinsellikleri üzerindeki otonomileri olduğunu gösteriyordu. Bir başka şekilde söylersek kadınların temel mücadelesini erkeklerle birebir karşı karşıya kaldıkları alanlar oluşturuyor.

Diğer yandan grev fikrinin anti-neoliberal, anti-emperyalist, ırkçılık karşıtı kapsayıcı bir feminizm vurgusuiçinden tartışırken, meşhur deyişle ‘baş düşmana’, yani kadınların yeniden üretim süreçleri içinde harcadıkları emekten en az kapitalizm kadar çıkarı olan erkeklere karşı verilen mücadeleyi gözardı etmeden tartışılmasını önemli buluyorum. Tam da bu nokta nasıl bir kadın grevi sorusunun yeniden yeniden sorulacağı bir alan açıyor ve grevi bir gün olmaktan çıkarıp süreklileştirecek, kadınların hayatını dönüştürecek bağlantıların kurulacağı yerin ipucunu veriyor.  Bu, grev tartışmasını yaratıcı yeni formlara açmak, kadınları erkekler karşısında güçlendirecek, kendi yaşam alternatiflerini oluşturmaya hizmet edecek şekilde zenginleştirmek anlamına geliyor. Bu yıl, grev fikri siliniyor mu derken birbiri ardına nasıl bir grev sorusunu soran, kadınları yaratıcı olmaya davet eden çağrılar yükseldi.  Mevcut patriyarkal kapitalist toplumda ‘imkansız’ bir grevi nasıl mümkün kılabiliriz? Bu yılın ana teması bu.

Sel Durulmuyor!

Bu yılın uluslararası grev çağrısı yine NiUnaMenos paltformu tarafından yapıldı ve kadınların 2017’de de dinmeyen öfkesine ve mücadelesine vurgu yaparak başlığı “Sel Durulmuyor” oldu.  Bildiri, kadınların beklenmedik bir şekilde devrimci bir özne olarak ortaya çıktığını ve tüm dünya kadınlarının varoluşsal bir devrim süreci içinde birlikte olduklarını ve bu feminist devrimde hiç bir alanın dışarıda kalmadığını vurguluyor. “Grevimimiz sadece bir olay değil; bir toplumsal dönüşüm süreci; formel demokrasinin kuralları içinde içerilemeyecek bir başkaldırma potansiyelinin tarihsel birikimi” ve “grev bize yönelen farklı şiddetlerin oluşturduğu kumaşı parçalamak üzere yeniden icat ettiğimiz bir araç” diyor kadınlar çağrıda. “Grev bizi arayışa çağırıyor; direnişi, itaatsizliği ve alternatif yaşam biçimleri ve isyankar bedenlerin yaratımını devreye sokuyor” diye devam ediyor ve “tüm dünyanın kadın, lezbiyen, trans ve  kadınsılaştırılmış bedenlerini, bu başkaldırı virüsünü yaymaya çağırıyoruz” diyerek bitiriyor. Arjantin’de başlayan ve sonrasında kıta çapında örgütlenen Ni Uno Menos platformundan Cecilia Palmeiro, bu yılki grev örgütlenmesinde kadınlara empoze edilen ve doğalmış gibi algılanan bakım emeği, yeniden üretici emek, ev emeğini görünür kılmaya çalıştıklarını ve grev düşüncesinin bu alanlarda kadınların hayatlarının kontrolünü ele almalarını sağlayacak alternatif yaşam biçimleri yaratmaya yönelik tartışmaları ve arayışları içerdiğini söylüyor. Latin Amerika genelinde son bir yılda yerli feminizm, siyah feminizm, göçmen feminizm, queer feminizm ve popüler feminizmin perspektifleri arasında bağ kurarak ortaklıklar geliştirdiklerini ve farklı şiddet biçimlerinin kesişimini ortaya çıkardıklarını ve erkek şiddetine karşı direnişin olanaklı stratejilerini geliştirmeye çalıştıklarını söylüyor. Geçtiğimiz yılki grevin ardından bir feminist politik ağ geliştirmeye çalıştıklarını, işgal edilen fabrikalar, yerli halkın yaşadığı alanlar, siyasi tutsakların olduğu alanlar, eğitim refomuna direnen liseler gibi çatışma alanlarında kadın meclisleri oluşturduklarını ve maçist şiddetin bir haritasını çıkarmak kadar kadınların toprak hakkı, emek hakları ve insan hakları gibi farklı alanlardaki mücadelelerini feminist bir perspektifle birleştirmeye çalıştıklarını söylüyor ve bu yılki grevin bu kadın ağlarının sürekliliğini test etmekte önemli olacağını belirtiyor.

Bu yıl 8 Mart’ta kadınların grevi için güçlü bir diğer örgütlenme İspanya’da gelişti. 13-14 Ocak’ta iki günlük konferansta 100’den fazla kadın örgütü ve feminist örgütten 400 kadar kadın ikinci kez biraraya gelerek “Nosotras Paramos” (Duruyoruz) sloganı altında grev çağrısı yaptılar. 15 kentte kurulan yerel ve bölgesel komiteler aracılığıyla grevi genişletmeye çalışan kadınlar İspanya’nın 17 özerk bölgesine grevi yaygınlaştırmaya çalışıyor. Politik partiler ve sendikalarla da destek için görüşmeler yaptılar ve şimdiden İspanya’nın iki büyük sendikası UGT ve CCOO grevi desteklediklerini açıkladılar. İspanyol kadınlar bu yıl gündemlerinin maçist şiddeti protesto, iş yerlerinde toplumsal cinsiyet eşitliği (ücret farkı İspanya’da da büyük bir problem ve kadınların mücadelesinin gündemlerinden biri), çocuk bakımı sorumluluğunun hem özel alanda hem de sosyal politikalar ve eğitim politikalarıyla ortaklaştırılması ve kadınların kendi bedenlerini denetim hakkı etrafında şekillendiğini söylüyor. Grev için de bunlardan yola çıkarak dört temel alan belirlemişler ve talepleri de bu alanlar üzerinden şekillendirmişler: Bakım, Tüketim, İş ve Eğitim. Özellikle bu alanlarda grevin yoğunlaşmasının tüm bir ekonominin “yaşamı merkeze alacak şekilde” yeniden örgütlenmesi için önemli olduğunu düşünüyorlar. Mesela eğitim alanında greve gitmenin çocuk bakımının ve çocuk yetiştirmenin ortaklaştırılması kadar cinsiyetçi, heteroseksist ve transfobik eğitim müfredatının değiştirilmesi talebini içerdiğini söylüyorlar. Grevlerin tüm günü kapsaması beklenmiyor, birçok bölgede sabah ve/veya öğleden sonra birer saatlik iş bırakma olarak çağrısı yapılıyor, sendikaların desteği de bu doğrultuda oldu.

Kadınlar grevlerin örgütlenmesi için tüm kadınlara olduğunuz yerlerde, mahallelerde, iş yerlerinde, okullarda, günlük hayatınızın büyük bir bölümünü geçirdiğiniz yerlerde diğer kadınlarla bir araya gelerek meclisler oluşturun çağrısı yapıyorlar. Bir kadın hareketi değil, feminist hareket örgütlemek üzere çağrıların  bu şekilde yapılması sanıyorum yeni. Feminizmi küçük öncü grupların politik hareketi olarak görmek yerine tüm kadınları feminist hareketin öznesi olmaya çağıran bir yaklaşım bu ve “%99 için feminizm”i yaratma çabası tam da bu çağrıda ifadesini buluyor. Bu yıl Amerika’daki kadınların Ocak sonunda yayınladıkları bildiri de %99 için feminizm çağrısını yineliyor. Diğer ülkelerde çağrılar platformlar tarafından yapılırken, Amerika’da da bu platformlar mevcutken neden %99 için feminizm çağrısının bu yıl da 10’un biraz üstünde kadının kişisel imzasıyla yapıldığı sorusu ortada olsa da, çağrının içeriği Amerika’daki gündemle şekillenmiş ve MeToo kampanyasında açığa çıkan erkek tacizi ve şiddetini merkezine almış. Bir önceki yıl olduğu gibi özellikle ırkçılığa ve göçmen karşıtlığına maruz kalan, kriminalize edilen kadınların sorunlarını da merkeze yerleştirmiş. Anti-kapitalist bir tını da korunmuş. Benim açımdan dikkat çekici olan ise Medicaid ve Medicare’e yönelik saldırının kadınların bakım emeğini artıracağına yönelik vurgu. Zira tüm ülkelerde grev çağrılarında ve örgütlenmelerinde ortak vurgu kadınların bakım emeği üzerinde yoğunlaşıyor. Kadın emeğinin ücretli ücretsiz formlarının birleştiği bir alan olması kadar yeni bir yaşam alternatifinin oluşturulması da sanırım bakım emeğinin görünür kılınıp tartışmaya açılmasından, yeniden organize edilmesini talep etmekten geçiyor. Son yıllarda birçok feminist akademik tartışmanın odaklandığı alan da burası oldu. (Amerika’da grev çağrısı tüm gün için yapılmıyor, öğleden sonra 4-5 arası bir saatlik bir iş bırakma çağrısı yapılıyor, eylemler de bu saatten sonra başlayacak.)

İngiltere’de feministler greve tam da özellikle bakım emeği üzerinde bir tartışmaya yoğunlaşarak hazırlanıyorlar ve kadınların bakım emeğinden çekilerek bir grev yapmasının imkansızlığını problemleştiriyorlar. Bu emek büyük ölçüde sevgi ilişkileri içinde gerçekleştiğinden bu alanda bir grevin ne kadar tercih edilir olduğu ya da neyi açığa çıkarmak ve dönüştürmek için yapılacağı tartışması önemli. Londra’da kadınlar tam da bu konu üzerine tartışmalar düzenliyor. Kadınların bu tartışmalarda vurguladığı, ev işleri yapmayı bir kaç günlüğüne bırakabileceğimiz, iş yerlerinde grev örgütleyebileceğimiz ama bazı emek biçimlerinde greve gitmeyi tercih etmeyebileceğimiz. Tam da bu alanlarda, örneğin doğurmak, doğurmamak, çoçukların nasıl yetiştirileceği, yakınlarımızla sevgi ilişkilerini nasıl kurduğumuz vs. gibi konularda kararlarımızı, tercihlerimizi, bunları nasıl paylaştığımızı tartışmak özgürleştirici bir sosyal dönüşümü, alternatif yaşam biçimlerini hayal etmek ve yaratmak açısından önemli. Grev fikri kadınların üretim ve yeniden üretim alanlarında ücretli/ücretsiz emek biçimlerini birbirine bağlayarak,  patriyarkal kapitalizme meydan okuyor ve bizi yeniden hayal etmeye çağırıyor.

Türkiyeli feministler bu tartışmalara hiç yabancı değiller. Türkiye’de kadın emeği üzerine yapılan tartışmalar feminist hareketin şekillenmesinde her zaman önemli oldu. Son 15 yılda sosyal güvenlik reformaları üzerine yürüttüğümüz tartışmalar ve müdahaleler, Sosyalist Feminist Kolektif’in “Erkeklerden Alacaklıyız”, “Aile yıkılmayacak kale değil” kampanyaları tam da bu alanları problemleştirmeye çalışıyor, kadınlar açısından özgürleştirici imkanları tartışmaya açıyordu. Bu kampanyalar ve tartışmalar içinde bizim de çarptığımız imkansızlıkları yeniden düşünmeye, imkansızın politikasını birbirimizin imkansızlıklarını anlayarak, dayanışarak yapmayı hayal etmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Tags: , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑