Kürdistan

Published on Kasım 3rd, 2017 | by Avrupa Forum 3

0

Güney Kürdistana Bağımsızlık (Referandum tartışmaları) – Hamit Baldemir

Her halkın veya ulusun kendi kaderini belirleme hakkı evrensel düzeyde kabul görmüş, tartışılmaz ve demokratik bir haktır. Buna ilke olarak en emperyalist ve en sömürgecinin bile itirazı olmaz. Ne var ki,  iş özele veya özgüle gelince, farklı amaç ve nedenle ya karşı çıkılır ya da kabul görür. Sorun çıkarlar prizmasında kırılıyor. Hem uluslararası emperyalist güçlerin ve hem de bölge sömürgeci işbirlikçilerin çıkarları doğrultusunda tavır belirlenir.

Burada sorun karmaşıklaşıyor. Benimsenen ve ilkesel kabul gören durumlar, çıkarlar doğrultusunda çiğnenir. Burjuvazi çıkarları söz konusu olunca, ne ilke tanır ve ne de yasa. Bir el çabukluğu ile olayı tam tersine çevirir. Burjuvazi ve sosyal şovenizm bir göz açıp kapamayla, sorunu bir anda ile farklı boyutlara taşır. Mesele Filistin mücadelesine sağcısı  / solcusu ve başta müslüman tüm ülkeler ile emperyalist devletler bile destek vermektedir. Bunun elbette birçok nedeni ve hesabı vardır. Kuşkusuz, Filistin halkının mücadelesi ve talebi meşrudur. Bu ayrı bir durum. Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi de meşrudur. Ne var ki, bu en doğal hak bazılarının çıkarına gelmeyince, bu hakkın kullanım isteği kabul edilmez ve onu bir tufana neden olacağı dillendirilir. Ha bu arada, Filistinliler veya yetkilileri Kürdistan sorununa karşı ve bunu bir facia gibi görüyorlar.

Elbette bu durumun da bir arka planı var. Doğrular ve haklar değil de; çıkarlar burada dile geliyor. Hele bizim Türkiye solunun önemli bir kesimi, dünyadaki tüm ulusal kurtuluş mücadelelerinin ateşli enternasyonalist (!) desteleyicisidir. Ne garip ki, durum Kürtlere gelince; en ateşli kendi kaderini tayin hakkına karşı olurlar. Bunu da, ‘ulusların kendi kaderini belirleme hakkı tartışılmaz ama bunu kullanma veya pratiğe geçirmesine karşı olunabilir’ gibi bir sosyal şöven yoruma tabi tutarlar.

Sorun Kürt ve Kürdistan`ın bağımsızlığına gelince ortalık karışıyor. Ҫünkü burada dört devletin, dört egemen ulusun, üstelik Kürdistan toprakları üzerinde komşu olan dört sömürgecinin çıkraları tehlikeye düşüyor. Kendi sömürgeleri ellerinden gidecek. Bütün feryatın arka planı budur. Sömürgecilerinin sömürge sömürüsünden nemalanan veya kırıntılardan pay alan solcuları da sosyal şoven bir yaklaşımla egemenlerinin korosuna veya cephesine katılır.

Bunun dünyada sayısız örnekleri vardır. Yani egemen sınıfın işçileri ve solcuları genelde anti sömürgeci mücadelede kendi sömürgecilerinin saflarında yer almıştır. Bunun ekonomik, sosyal ve ideolojik arka planı çıkarlardır; tarihsel doğrular ve haklar değildir. Bir avuç enternasyonalist çıkar, egemenine karşı sömürge halkın yanında yer alır ama malesef kitlesel destekleri zayıftır. Ki, onlar da egemenlerince lanetli ilan edilir.

Bu tarihsel ve sosyal gerçekten hareketle, mevcut Türkiye sosyal şoven/kemalist solun tavırı benim için sürpriz olmamıştır. Ancak bir avuç da olsa, enternasyonalist Türkiye solunun varlık ve desteği moral ve umut vericidir. Bu yoldaşların tutumu takdire değerdir. Diğerlerinin vardığı ve varacağı nokta sosyal şovenizm ve karşı devrimciliktir.

Sömürgecileri ve emperyalist güçlerin tavırı anlaşılırdır. Hiç bir sömürgeci, kendi sömürgesinin kendi iradesi ile bağımsızlık kararı almasını ve bağımsız devlet talebini demokratik yöntemlerle kabul etmez. Sonra hiç bir ezilen ve sömürge halkın bağımsızlığı demokratik yöntemlerle gerçekleşmemiştir. Son dönemlerde, yani 20. yüzyılın sonlarında, İngiliz sömürgecilerine bağlı bir iki ada halkına devlet kurmasını onaylamış olsa da, bu bile öyle kolayca o aşamaya gelmemiştir. İşin realitesi bu; zorla sömürgeleştirilen ve egemenlik altına alınan bir halk ancak ve ancak kendi devrimci zor ve gücü ile bağımsızlığını kazanır. Eskiden bu yöntem zaferle taçlanırdı. Artık o da zorlaştı. Uluslararası destek olmadan bunu başarmak neredeyse imkansız. Bunu kabul etmek gerekiyor. Yani hem ulusal alanda geniş bir ulusal ittifak ya da cephe hem de uluslararası alanda güçlü destek ve gerçekçi ittifak gerekiyor.

Deniyor ki, ulusal birlik yaratılmadan ve bazı demokratik kriterler yerine getirilmeden; bir kişinin inisiyatif ve kararı ile referandum veya bağımsızlık kararı almak doğru ve demokratik değildir. Demokratik olmayabilir, ki öyledir de. Sorun kararın demokratik olmamasından değildir. Bölgesel ve uluslararası güçlerin destek ve sorunun bağımsızlıkla çözümünün kabulu önemlidir. Uluslararası güçler desteklemeyince, Güney Kürdistan kendi öz gücü ile bağımsızlık ilan ederse bile koruyamaz.

Bu özgüce güvenip güvenmemekle alakalı değildir. Zor her zaman “oyunu” bozar. Maalesef, Güney Kürdistan`ın kendi özgücü ile kendini koruması olası değildir. Bunu kabul etmek gerekiyor. Bu kişiliksiz ve kaypak işbirlikçilik anlamında anlaşılmasın. Kendi ve uluslararası gerçeklikten hareketle; kendi ulusal çıkarına uygun bir ittifak ve işbirliği olmazsa olmazdır.

Hem dört devlet ve onların bölgesel ittifakını karşına alacaksın ve hem de uluslar arası kamuoyunu ve emperyalistleri karşına alacaksın. Bunu hangi güç ve destekle yapacaksın? Üstelik kendi içinde bile, bir birlik oluşturmamışken! Bir ulusun kendi kaderini belirleme hakkı tartışılmaz deniyor; maalesef tartışılıyor. Sömürgecileri anlarsın ama kendilerine devrimci ve yurtsever diyeni anlamak çok zor bir durum. Ayrıca, sömürge bir halk, kendi kaderini belirleyecekse; kendisini sömürgeleştiren sömürgeci güçlerin tepki ve desteğine göre mi karar verecek? Elbette hayır. Hangi sömürgeci güç kendi sömürgesinin bağımsızlık kararına onay vermiştir? Hiç biri. Tarihte böyle bir duruma tanıklık eden olmamıştır.

Son yüzyılda, denizaşırı bazı küçük adacıkların klasik sömürge statüsünde kalmasının astarı emperyalistlere yüzünden daha pahalıya mal olunca; ülke halkının da tarihsel mücadelesi sonucu yeni sömürge statüsüne geçişleri saymazsak; tarihte örneği yoktur bunun. Bunlar da istisnadır. Mesela son olarak, Katalonya olayı. Ki, bu; klasik bir sömürge de değildir ve Avrupanın göbeğindedir. Bu halk ayrılmak isteyince, başlarına gelen kalmadı. Bu “uygar” devletler, Katalonya yerine İspanyanın yanında yer almakta tereddüt etmediler. Kürdistan gibi klasik ve uluslararası sömürge de değildirler. Bağımsız olmak istiyoruz dediler ve bu kararlarını referanduma sundular. Bu talepleri acımasız saldırılara hedef oldu.  Bu halk, bu kararı alırken, İspanya sömürgecilerinin bunu kabul etmeyeceklerini biliyordu. Hatta saldıracaklarını da. Peki İspanya istemiyor diye, bu halk bağımsızlık talebinden vaz mı geçmeliydi? Elbette hayır. Hiç bir halk, kendi kaderini tayin hakkını kendi sömürgecilerinin insafına bırakmaz ve sömürgecinin eğilimine göre karar almaz. Bu kendi kaderini belirleme hakkının özü ve biçimini halk kendisi belirler.

Kürdistan çok farklı bir durumda. Uluslararası klasik bir sömürge. Bu statüye benzer, bir sömürgecilik galiba dünyada kalmamıştır. Dört parçaya bölünmüş: 40 milyonunun üzerinde bir nüfusa sahip. Emperyalist ve sömürgecilerin çizdiği sınırlarla birbirinden suni bir tarzda ayrılmıştır.  Bu halk, kendi özgürlüğü için her dönemin ekonomik, sosyal ve politik durumuna göre; bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini vermiş ve vermeye devam ediyor. Yakın tarihimizde bile,  Barzani ( KDP) hareketi son 70 yıldır sürüyor ( kesintilerle birlikte); Son 45 yıldır PKK`nin özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi var.

KDP’nin, günümüz tarihsel ve politik koşullarını göz önüne alarak (doğru bulur veya bulmayız) otonomi düzeyinde bir ulusal talebi ve hedefi vardı. Bunu zaman zaman Irak Arap egemen sömürgeci güçlerle anlaşarak gerçekleştirdi. Ne var ki, her seferinde; sorun yeniden çatışmaya dönüştü ve otonomi işletilmedi.

PKK 1960 yılların devrimci rüzgarlarını arkasına alarak, devrimci demokrat bir mücadele ve örgütlenmeye başladı. Her ne kadar, parti olarak 1978 Kasım’ında kuruldu ise de, geçmişi 1975ler öncesine dayanır.  Başka birçok Kürdistani örgüt ve parti var. PKK öncel yapılanması, Kürdistan topraklarında fiilen örgütlenme, 1976nin sonlarına rastlar.

O dönemin siyasal atmosferi çok farklı idi. 1950 ve 1960`ların ulusal ve devrimci rüzgarları dışında büyük bir “sosyalist” blok vardı. Yani iki kutuplu dünya ve tam zıt iki blok mevcuttu. Bu uluslararası alanda önemli bir durumdu. Sosyalist sistemin varlığı önemli bir caydırıcı güçtü. Ezilen halklara büyük bir moraldi.

Ne var ki, uluslararası arenada, ikinci dünya savaşından sonra yapılan anlaşmalarla kendi hareket alanını önemli oranda daraltmıştı. Geniş bir coğrafyada bir sosyalist blok var ama anlaşmalar gereği nufuz alanının dışında kalan dünyaya gereken destek ve yardımı yapmaktan hep kaçındı. Buna rağmen varlığı bile önemli bir moral ve destekti. Ki, bazen direkt, bazen dolaylı olarak gerektiğinde destek de sunuyordu. Bu anlaşmalar gereği Mahabat`tan desteğini çekti ve Yunan devrimini engelledi. Buna benzer bir takım durumlar, bu uluslararası anlaşmaların sonucu idi. Belki de bir yere kadar bu bir zorunluluktu. Yani devlet sınırlarına dokunmama ve buna göre davranma.

Bu, dünya devrimini de ertelemek anlamına geliyordu. Buna rağmen, ezilen ve sömürge halklar,1950lerden başlayarak dünyanın her yerinde bağımsızlık ve demokrasi kavgası verdi. Bu halkların mücadelesinin ezici çoğunluğu zaferle sonuçlandı. Asya, Afrika, Latin ve Güney Amerikadaki bu mücadeleler, bize moral oldu ve zafere olan inancımızı pekiştirdi.


PKK ( Partiya Karekerin Kürdistan) programında, Bağımsız Demokratik Birleşik Müreffek Kürdistan vardı. Bunun barışçıl yollardan gerçeklemeyeceğinin farkındaydı PKK. Bu nedenle, hedef ulaşmanın tek yolu uzun vadeli silahlı halk savaşı olarak berlilenmişti. Doğru ve yerinde bir saptama idi. Bütün örgütlenme ve hazırlıklar buna yönelikti. Bu çizgide, mevcut olan en kararlı ve en radikal Kürdistani hareketti. Dünya, bölge ve Türkiye koşullarını gerekçe gösterip öne sürülen otonomi, federasyon gibi talepleri PKK; şiddetle reddediyordu. Bunları küçük burjuva milliyetçi ve reformist talepler olarak görüyordu.

Bu belirlemelerin, o gün de, bugün de doğru olduğuna inanıyorum. En genel plan her parçanın kendi nesnel koşullarına göre örgütlenip, kendi öz güç ve önderlikleri ile bağımsızlıklarını kazanacağı; bağımsızlıktan sonra ise, demokratik bir tarzda birleşik Kürdistan`a gidileceği yönünde idi. Bu doğru bir saptama idi. Elbette dayanışma ve ittifaklar her zaman olacaktı. Böyle bir saptamaya varmış olmanın tarihsel ve ekonomik ve sosyal arka planı vardı.

O günden bugüne, kuşkusuz köprünün altından çok sular aktı. Bu saptamaların yapıldığı ve programlaştığı koşullarda, bugün ki kadar tecrübeli ve birikimli değildi PKK. Dünyayı ve bölgeyi bugün ki kadar iyi tanımıyorlardı. Buna rağmen, o günün koşullarında en devrimci ve en doğru tespitlerdi. Ayrı örgütlenme. Bağımsız devlet kurmanın dış koşulları olarak sosyalist sistemin varlığı kabul ediliyordu. SSCB ulusal kurtuluş mücadelelerini bazı nedenlerden direkt desteklemese bile, dolaylı yollardan destek veriyordu.  Ya da sadece “göz kırpıyordu”. Bu da önemli bir destekti. Ayrıca, SSCB`nin varlığı emperyalist saldırı ve müdahalelere karşı bir caydırıcılığa sahipti.

PKK mücadelede yerini alırken, Kürdistani ve Türkiyeli örgütlerden sert eleştiriler aldı. Feodal –  komprador ve ajan-provaktör yapı ve kurumlara; faşist kişi ve örgütlere karşı mücadele geliştirirken; hem soldan ve hem de yurtsever yapılardan ve devletten gelen sert tepkilere maruz kaldı. Devlet bölücü diye saldırırken, sol ve yurtsever yapılardan ise; goşist, ajan-provakatör yakıştırmalarla mahkum edilmek istendi. Ancak bu saldırıların hiç biri, çizgiden asla taviz vermeye yol açmadı. Buna karşılık mücadele giderek yaygınlaştırılıp derinleştirildi. PKK ulusal kurtuluş mücadelesinde yoksul Kürdistan halkının umudu haline geldi.

Bu devasa gelişme ve Türkiye`de gelişen sosyal mücadele; egemenleri korkuttu. 12 Eylül 1980 darbesi ile egemenler sürece haince müdahale ettiler. Böyle bir müdahale varsayılıyordu. Darbe olacak diye mücadele gevşetilmedi ve erteletilmedi. Tam tersine mücadele derinleştirilip yaygınlaştırıldı.

12 Eylül Askeri faşist darbesi, birçok kazanımı da ortadan kaldırdı.  Bu mücadelenin doğal sonucu idi. Devrim karşı devrimi de geliştirir. Mücadele, karşı devrimci saldırıları artıracak diye; ne dünyada, ne bölgemizde ve ne ülkemizde hiç bir devrimci güç mücadelesini ertelemedi ve geri adım atmadı. Amaç ve hedeflerinin çıtasını da egemenleri sakinleştirmek için aşağılara doğru çekilmedi. Doğru ve devrimci olan da buydu.

Ne var ki, dünyada sular ters akmaya başladı. Sosyalist sistemin yıkılması ile emperyalist ve sömürgeci güçler, bilcümle gericiler moral buldu. Büyük tehlike gördükleri sosyalist sistem artık yoktu. Bunu fırsat bilerek saldırılarını arttırdılar. Yeni dünya düzeni adı ile tüm dünyada bir karşı devrimci operasyona başladılar. Bu süreç tüm, şiddetiyle hala devam ediyor. Tabiri caizse, bölgemizde bu süreç 3. Dünya savaşına dönüşerek devam ediyor. Operasyon bölge halkaları birbirleriyle savaştırılarak; komplo ve provakasyonlarla sürüyor.

Bölgemiz, jeopolitik/jeostratejik ve yeraltı zenginliklerinden kaynaklı önemli bir konuma sahip. Ve kavgada, bu nedenle, burada yoğunlaşıyor. Konum ve yeraltı zenginliklere rağmen bölge halkı sosyal ve kültürel olarak çok geri bırakılmış; hala orta çağ alışkanlık ve zihniyetiyle yaşamaktadır. Bu durum da, onların daha rahat kullanılmasını sağlıyor.

Günümüzde bölgenin en politik ve örgütlü halkı Kuzey Kürdistan halkıdır. Ve son olarak Rojava buna eklenmiştir. Feodal ve aşiretçi çitler hala halkların uluslaşması ve ulusal bilince kavuşması önünde en önemli engeldir. Özgürlük hareketi, dünyadaki bu karşı devrimci akıntıya rağmen; devrimci duruşunda ve kararlığından taviz vermeden yürüyüşüne devam etti ve ediyor. Dünyada sosyalist iktidarlar, örgütler ve partiler arka arkaya sisteme iltihak ederken; özgürlük hareketi devrimci duruşunu ve yürüyüşünü aksatmadı. “İlk kurşun” 1984te Şemdinli ve Eruhta patlatılırken; birçok ilerici, sosyalist ve yurtsever örgüt bunun zamanı değil dediler. Erken doğum dediler. Başarısızlığa mahkum dediler. Dahası, vakitsiz ve hazırlıksız olduğu iddia edilerek; başarısızlık ve yenilgi beklerken, hareket güçlendi. Silahlı propaganda, gerilla mücadelesine evrilerek ileri bir aşamaya geçildi. Uluslararası emperyalist güçler hareketi düşman ilan etti. Üstelik yenilgiye uğraması için bütün olanaklarını seferber ettiler ama başaramadılar.

Devrimci mücadele eşitsiz gelişiyor. Bugün geride olan bir devrimci hareket, bir tarihsel fırsatta ileri bir atılım sergileyip tarih sahnesine güçlü bir biçimde çıkabiliyor. Demem şu ki, halklar karar alırken, düşmanın saldırılarını bilerek alır ve doğru olanı yaşama geçirir. Birileri saldıracak ve savaş çıkacak diye mücadele ertelenmez. Elbette sağduyulu davranmak, dengeleri iyi kollamak ve nesnel olmak gerekiyor. Kesinlikle, en doğrusu tüm ulusal bileşenlerin ortak kararı ile hareket etmektir. Önemli ve tarihsel kararlara tüm ulusal bileşenleri katmak en doğrusudur. Bunu meclis, kongre, cephe gibi örgütlemelerle taçlandırmak en iyisi ve en yararlısıdır; en demokratiğidir. Bunlar tamamlanmadan da bazı kararlar alınmışsa; bunun yöntemi ve anti demokratikliği eleştirilebilir ama karşı olmak çok farklı bir şeydir. Somutlamak gerekirse, Barzani kendi başına bir referandum kararı aldı. Anti demokratik olmanın yanında, tüm ulusal bileşenlerin onayını almadığından zayıf ve yetersiz kalmıştır. Buna rağmen, referanduma gidildi. Yüzde doksanların üstünde bir evet oyu ile sonuçlandı. Bu sömürgeci güçler için bir savaş ve saldırı gerekçesi oldu. Burada,“biz demedik mi ?” yerine, onu desteklemek ve başarırına katkı sunmak gerekiyordu. Ama tersi oldu.

YNK Irak merkezi yönetimiyle anlaşarak, bu tarihsel hamleyi boşa çıkardı ve tarihsel bir yenilgiye neden oldular. Gerekçe ne olursa olsun, bu affedilmez bir durumdur. Kaybeden Kürt halkı ve demokratik devrimci güçler oldu. Barzani önderlikte yetersiz olabilir ve yanlış karar alabilir; ama sömürgecilerle anlaşmak gibi bir durum; hiç bir yurtsever ve devrimci yapılanmanın lüksü olamaz. Tarih bunu not düşecek ve affetmeyecektir. Bu arada Barzani de bu anlaşmanın içinde olduğu ve bunu bildiği halde geri çekilirken; halkı bilgilendirmediği de söyleniyor. Bu ihanet düzeyinde bir durumdur. Güneydeki Kürt hareketi, kendi bünyesindeki zaafın kurbanı oldu.

Kendi içlerinde bir ulusal birlik yaratamamışlar ve ulusal bilinç geliştirememişlerdir. Aşiretçi ve bölgesel çıkarlar; hatta aile çıkarları ulusal çıkarlarının önüne geçmiştir. Durum böyle olunca, emperyalist güçler de, gereken desteği vermekten kaçınmışlardır, Bir daha Kürtleri yalnız bırakmakta sakınca görmemişlerdir. Eğer herşeye rağmen, ulusal güçler birlikte davransaydı; bu süreç böyle sonuçlanmazdı. Umarım bundan tarihsel bir ders çıkarılır ve bu durum ulusal birliğe vesile olur. İç sorunlarımızı sömürgecilerle işbirliği yaparak hesaplaşmak yerine; sömürgeciliğe karı omuz omuza vererek, demokratik bir tarzda kendi içimizde veya aramızda çözmek en doğru ve en devrimci olandır.

Güneydeki bu son durum, yani Kerkük ve bazı bölgelerin Irak merkezi devletin denetimine geçmesi; elbette tarihin ve mücadelenin sonu değildir. Mücadele yeni başlıyor. Ve Kürdistan halkı er ya da geç kendi bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacaktır. Kimse, Kürtler yüzyıl geri gitti savlarına itibar etmesin. Bu fiili duruma tüm Kürdistani güçler ve dostlar; yeni bir konsepte karşı durmalı ve Kürdistan özgürlük kavgasına yeni ve güçlü bir ivme kazandırmalıdır.

Burada, en önemli görev Özgürlük Hareketine düşüyor. Bu tarihsel girdaptan güçlü çıkılacağına inanıyorum. Anlayan anlar diyorum.

 

28.10.2017

 

Hamit Baldemir

Tags: , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑