Röportajlar

Published on Temmuz 16th, 2018 | by Avrupa Forum 3

0

Fikret Başkaya: “Yeni Türkiye”; Bir çöküşün tablosu

24 Haziran 2018 seçimleri sonrasında karşımıza çıkan fotoğraf, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin uzunca bir süredir kullandığı “yeni Türkiye” tamlamasının somutlanmasında önemli bir aşamayı oluşturdu. 

SÖYLEŞİ: Tolga TÖREN

24 Haziran sonrası ortaya çıkan fotoğrafın ön işaretleri nelerdi, sonuçları neler olabilir ? Bu fotoğrafı nasıl anlamak gerekli ? Ve en önemlisi, karşımızdaki “yeni Türkiye” gerçekliği ile nasıl mücadele etmeli ?

Söyleşi dizimizin ikincisinde, yukarıdaki soruları, bu defa, başta Paradigmanın İflası olmak üzere, resmi ideoloji, azgelişmişlik, sömürgecilik, emperyalizm, küreselleşme, kapitalizmin ekolojik tahribatı gibi konulara ilişkin çalışmalarından bildiğimiz Doç. Dr. Fikret Başkaya hoca ile konuştuk.

Doktorasını Paris ve Poitiers üniversitelerinde tamamlayan Başkaya, 2007 yılından bu yana kurucusu olduğu Özgür Üniversite’de derslerine devam ediyor. Elbette, kapitalizmin tahribatını yazı ve kitaplarıyla anlatmaya da…

Tolga Tören (T.T.): 24 Haziran 2018 seçimleri sonrasında oluşan “Türkiye fotoğrafı”nı nasıl anlamlandırabiliriz? Bu fotoğraf hangi toplumsal süreçlerden, hangi köşe taşlarından sonra karşımıza çıktı?

Fikret Başkaya (F.B.): Bana göre bu günkü durumun gerisinde Türkiye’nin mülk sahibi sınıflarının yaptığı iki tercih var:

Birincisi, İkinci Emperyalist Savaş sonrasında, 1950’li yılların başında Türkiye’nin bir emperyalist saldırı paktı olan NATO’ya dahil olmasıydı. Türkiye gibi bir ülkenin NATO üyeliği demek, bağımsız politika uygulama yeteneğinin aşınması demekti… O tarihten sonra Türkiye bir ABD uydusu oldu…

İkincisi de, 1980’de ünlü 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Amerikancı askeri darbesiyle alınan virajdı. Askeri darbeyle desteklenen 24 Kararları sonrası rejim artık komprador bir rejimdi…

Ekonominin rotası dışardan, uluslararası denilen emperyalist kurumlar tarafından belirleniyordu… 12 Eylül Darbesiyle bir de Türk-İslam sentezi denilen dayatılmıştı ki, Türkiye’de 2000’li yılların başında Politik İslam’ın iktidara taşınması  o tercihin doğrudan sonucuydu…

Türkiye’nin şu an itibariyle içinde bulunduğu durum artık bir çöküş tablosudur… Zira sistem çözdüğünden daha çok sorun yaratır durumda…

Bu bir sürdürülemezlik durumudur…. Onun için ne ile cebelleştiğini bilmek önemlidir…

T.T.: Peki bu “çöküş tablosu” Türkiye özelinde ne tür bir siyasal rejime denk düşüyor ? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “yeni-Türkiye”yi hangi kavram ile tanımlayabiliriz ?

F.B.: Artık tartışma zeminini değiştirmek gerekiyor. Zira bir bütün olarak ve genel bir çerçevede kapitalizmin nihai krizinden söz etmek gerekiyor… Başka türlü söylersek, genel bir çöküş durumu söz konusu. Dünya kapitalist sistemi hem ve hem de dış sınırına dayanmış bulunuyor.

İç sınırına dayandı, zira, yeteri kadar ‘yeni değer’, ‘fazla değer’, ‘artı değer’ üretemiyor… Şimdilik kamu kaynaklarını, işte bütçeyi, hazineyi, müşterekleri, doğayı yağmalayarak, talan ederek vaziyeti kurtarmaya çalışıyor ama bunun sonu yok…

Ve ikincisi, kapitalizm ekolojik sorunla ilgili olarak, dış sınırına da dayanmış bulunuyor… Bu artık şeylerin zemininin ve mahiyetinin de değiştiği demeye gelir… Bir sürdürülemezlik tablosunun ortaya çıkması, aynı zamanda bir yönetememezlik  durumunun da ortaya çıkması demektir…

Başka türlü söylersek dünyanın her yerindeki iktidarlar artık eski/alışılmış temel üzerinde yönetmekte zorlanıyorlar. Bu, sınırlı hukuk, adalet, demokrasi koşullarında yönetememek demektir ki, geriye bildik baskı rejimlerini (faşizm, Bonapartizm, asker-polis diktatörlüğü…) veya bunların farklı renklerini dayatmak kalıyor…

Türkiye’deki durumu da bu bütünlük içinde ele anlamak gerekiyor… Artık şiddeti, baskıyı, devlet terörünü dayatmadan yönetemezler… Zira, hiç bir şey eskisi değil…

Artık eskiyi ihya etmek, eskisi gibi yapmak mümkün değil ama yeni bir şey yapmak için henüz vakit geçmiş değil…

T.T.: Peki, Türkiye sermayesinin bu yeni rejim ile ilişkisini ve kendi içindeki ilişkileri nasıl anlamlandırabiliriz ?

F.B.: Türkiye’de sermaye-devlet ilişkisi hep ‘özel bir nitelik’ taşıdı… Başlarda, özellikle 1910’lu yıllarda ve Cumhuriyetin ilk yıllarında sermaye birikimi, Ermeni ve Rum mallarının yağmalanmasına dayandı. Bir tür sermaye-devlet suç ortaklığı söz konusuydu…

İlerleyen dönemde de sermaye birikimi daha çok bütçenin ve hazinenin yağmalanmasıyla yol aldı… Bir bakıma bizde sermaye sınıfı ‘devlet serasında’ palazlandı. Dolayısıyla bizde sermaye- devlet ilişkisi Batı’dakinden farklı bir görünüm aldı…

Bizimki gibi ülkelerde sermaye ekseri bir crony capitalisme [capitalisme de connivence], yani eş-dost kapitalizmi “yandaş kapitalizmi” olarak yol alıyor. Şimdilerde doğrudan AKP beslemesi, yandaşı, destekçisi önemli bir kapitalist sınıf oluşmuş durumda.

Bir de TÜSİAD çevresi var. TÜSİAD’cılar genel bir çerçevede Politik İslamcı AKP’den pek memnun değil ama açık bir itirazı da dillendiremiyor… Zira öyle bir şeye tevessül ettiğinde kaybının büyük olacağından korkuyor…

Fakat sermaye hiç bir zaman demokrasi istemez… Onun içi AKP yandaşı sermaye ile TÜSİAD’cı kesimin çıkarı ortak…

Başka türlü söylersek, bir bütün olarak sermayenin çıkarı baskı rejimini dayatmayı gerektiriyor…

Zira asgari burjuva demokrasisi koşullarında yönetmeleri artık mümkün değil…

T.T.: AKP’li yıllarda; ama özellikle 2008 krizi sonrasında Türkiye’de devletin mimarisinde önemli bir dönüşüm yaşandı. Bu dönüşümü nasıl anlamak gerekiyor ?

F.B.: Kapitalizm eski kapitalizm olmayınca, devlet de, siyaset de eski siyaset, eski devlet olmaz… Tabi devlet-mülk sahibi sınıflar/kapitalist sınıf ilişkisi de eskisi gibi olmaz ve öyle değil…

Lâkin. Türkiye’nin “özel bir durumu var!”… Şimdilerde devleti Eski Rejime, Cumhuriyet öncesi döneme taşıma zorlaması yaşanıyor. Hilafeti-Saltanatı ihya etme zorlaması söz konusu… Oysa, öyle bir şey bu dünyada mümkün değildir… Zira, tarihte geriye dönüş mümkün değildir…

Türkiye’de şimdilerde yaşanan gerilimin bir nedeni de bu… Adı konmamış bir padişahlık/ sultanlık zorlamasıyla karşı karşıyayız…

2017 Anayasa referandumu ve 24 Haziran seçimleri sonrasında tüm yetkilerin tek elde toplanması, XXI’inci yüzyılda ‘padişahlık’ düzeni kurma hezeyanlarının sonucu…

Elbette öyle bir şey mümkün değil ama bu saçma zorlamanın topluma çıkaracağı faturanın büyük olacağını tahmin etmek de zor değil…

Erdoğan ve partisi, çöküşü dine, geçmişin ihtişamına gönderme yaparak, geçmişi yücelterek görünmez kılmak, kitleleri aldatmak/oyalamak gibi bir niyetleri var ama buradan bir şey çıkmaz…

T.T.: Önümüzdeki dönemde öne çıkan toplumsal muhalefet dinamiklerinin hangi aktörlerden oluşacağını düşünüyorsunuz?

F.B.: AKP dinci bir dikta rejimi inşa ederek, iktidarını kalıcılaştırmayı hedefliyor, ilelebet iktidar olmayı umuyor… Elbette aç tavuğun kendini darı ambarında görmesine bir engel yok…

Türkiye’de “modern padişahlığa” asla evet demeyecek ilerici bir potansiyel var… Bütün mesele sosyal eşitlikten, özgürlük ve demokrasiden yana olan bu önemli kitleyi mobilize edebilmekle ilgili…

Başka türlü söylersek, potansiyelin nasıl harekete geçirilebileceğiyle ilgili…

Daha önce Mücadele zeminini değiştirmek diye bir yazı yazdım. Artık eski tarz muhalefet işlevsizleşmiş bulunuyor. Daha anayasa referandumu sonrasında muhalefetin meclisten çekilmesi, asıl bulunması gereken zemine taşınması gerektiğini yazmıştım… Öyle bir şey her şeyden önce kitlelerin gözünde ‘resmin’ netleşmesini sağlardı…

Bu gün hala Parlamento dahilinde muhalefet yapmaya kalkmak, bir şeyi olmadığı yerde aramaktır… Zira zaten oldum olası içi boş bir midye kabuğu olan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) şimdilerde sıfırlanmış bulunuyor… Hala orayı bir demokratik mücadele zemini saymak, abesle iştigal etmek olur…

Bu aşama mücadele zeminini, yöntem ve araçlarını değiştirmek, orijinal mücadele yöntemleri geliştirmek gerekiyor ve bu mümkün… Tabii bunun için önce neyin olmayacağını iyi bilmek gerekiyor…

Anayasa referandumundan sonra oluşan ‘hayır cephesi’, ilerisi için bir zemin oluşturuyor ve toplumun dinamik kesimlerini temsil ediyor…

Ancak şunu unutmamak gerekiyor: Ortada parlamento diye bir kalmamışken hala o sefil oyuna dahil olmanın bir anlamı yok… Ne yapılacaksa, ‘arazide’ yapılabilir…

Her aşamada kitle hareketini yükselterek bu sefil durumdan çıkmak, toplumun geleceğini kurtarmak bizim irademizi aşan  bir şey değildir…

16.07.2018

Tags: , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑