Asya

Published on Nisan 27th, 2018 | by Avrupa Forum 3

0

Burjuvazi Çin devletini yönetecek mi? – Branko Milanovic

Çin Batı değil. Ama Çin ile Batı arasında, uzun vadeli bir bağlamda, fark tam olarak ne? Çin’in yükselişi, ekonomisini örgütleme şeklinin Batı ile tezatlığı ve artık çok daha iyi tarihsel verilere sahip olmamız sebebiyle bir süredir (yirmi yıldır falan) ek önem kazanmış koca bir soru bu. Burada Giovanni Arrighi tarafından bu konuda yapılmış ilginç bir çalışma üzerinden gideceğim: Adam Smith in Beijing: Lineages of the Twenty-First Century

Arrighi, Smith’çi “tabii” kapitalist kalkınma yolu ile Marx’ın (Arrighi’nin terimi ile) “gayritabii” yolu arasında, bir dizi makalede ilk tanımlayanın kendisi olduğunu düşündüğüm bir ikilikten kalkıyor. Smith’in tabii yolu, Ulusların Zenginliği’nin terminolojisi ile “zenginliğin tabii ilerlemesi,” işbölümü üzerinden tarımdan imalata büyüyen ve ancak ondan sonra iç ticarete başlayan ve en nihayetinde uzun mesafeli dış ticarete giren küçük üreticilerin pazar ekonomisidir. Bu yol “tabiidir” çünkü ihtiyaçlarımızı izler (gıdadan tekstile ve ticarete, köy topluluğundan kasabalara ve uzak ülkelere), dolayısıyla aşamalar atlamaz. Smith’in dikkatli bir şekilde sözünü ettiği gibi, devlet pazar ekonomisinin ve kapitalistlerin güçlenmesinin önünü açar, mülkiyeti korur ve makul vergiler koyar ama ekonomik ve dış politika konusunda kendi görece özerkliğini de korur. (Smith Denizcilik Yasası’nı Ulusların Zenginliği’nin bir bölümünde övüp başka bir bölümünde – belki de övdüğünü unutarak – tekelcilik nedeniyle bu yüzden yerin dibine sokar.)

Arrighi bunu şu şekilde özetler: “Smith’çi özellikler … aşamalı reformlar ve toplumsal işbölümünü genişletmeyi ve geliştirmeyi amaçlayan devlet tedbirleridir; eğitimin son derece genişlemesidir; sermaye çıkarlarının ulusal çıkarlara tabi kılınması ve kapitalistler arası rekabetin aktif şekilde teşvik edilmesidir.” (s. 361)

Marx ise bunun aksine kendi zamanında Avrupa’da gözlemlediği şeyi “normal kapitalist yol” olarak tanımlar. Fakat Marx’ın “normal” olarak düşündüğü şey, Smith’in sözleriyle Hollanda’ya uygulandığında, (1) önce ticareti, en son tarımı geliştirmesi ile tabii süreci tersine çeviren, dolayısıyla “gayritabii ve tersten giden” bir sistemdi, (2) devlet özerkliğini burjuvaziye karşı kaybediyordu.

Aslında kapitalist çıkarlar, Marx’ın zamanından günümüze hem ekonomi (Trump’ın vergi kesintileri örneğin) hem de dış politikada (Irak Savaşı’ndan kazanılan karlar örneğin), Batı’da devlet idaresinde hâkim hale geldiler. Kapitalistler devleti ele geçirdiler ve Marx’ın ünlü sözleri ile, hükümet “burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komite” haline geldi. Bu yol, aşamalar atlayarak ve yerel üretimi didine didine yeterince geliştirmeden önce uzun mesafe ticarete ve sömürgeciliğe geçerek Smith’çi “tabii” kapitalist kalkınmayı tersine döndürmüştür. Ancak daha önemlisi, Marx’çı yol Smith’çi yoldan burjuvazi karşısında hiçbir devlet özerkliği olmaması itibariyle de ayrılır. Avrupalı kapitalistler fetih, kölelik ve sömürgecilik koşullarında zenginleştiğinden, böylesi “dış merkezli” bir kalkınma yani yurtdışında nüfuzunun korunması için devlete gereksinim duydular, dolayısıyla “fethetmek” zorundaydılar. Avrupa yolunu saldırgan ve savaşçı yapan bu idi.

Arrighi bugün standart kapitalist yol saydığımız şeyin Marx’ın tarif ettiği olduğuna inanıyor. (Peer Vries mükemmel “Escaping Poverty” (Yoksulluktan Kaçış) çalışmasında kapitalizmi rasyonel kar arayışı artı emeğin metalaşması artı yurtdışında nüfuz olarak tanımlar.) Fakat bu yol Avrupa’ya özgü idi ve genelleştirilemez veya “idealleştirilemez.” Song’dan Qing hanedanlıklarına kadar Çin tarafından Smith’inkine çok daha yakın alternatif bir yol izlendi. Burada, Pazar ekonomisi Batı Avrupa’dakinden daha bile gelişkindi (muhtemelen 1500 civarına dek) fakat ticari çıkarlar kendilerini devlet politikalarını dikte etmeye yetecek kadar asla örgütleyemediler. Otoriter devlet, kendisi tehdit etmedikleri ve “hadlerini aşmadıkları” sürece zengin tüccarları kendi haline bıraktı. Ama daima gözü üzerlerinde oldu.

Jacques Gernet’nin Daily life in China on the eve of Mongol invasion  1250-76 (Moğol işgali öncesinde Çin’de gündelik hayat 1250-76) kitabında Son Çin’i için yazdığı üzere (s. 61ff), birçok tüccar zenginleşseler de, önce siyasi temsil hakkını, sonra da iktidarı kazanan Fransa’daki Tiers État(Üçüncü Sınıf) veya Batı Avrupa’da başka yerlerdeki mülk sahibi diğer benzer sınıflar gibi bir “sınıf” oluşturmayı başaramadılar. Çin’de ise bunun aksine, başından itibaren tüccarların veya diğer herkesin gücünü kontrol altında tutan güçlü bir merkezi devlet söz konusuydu. Benzer bir temayı, Debin Ma’nın Çin devletinin mali kapasitesini ele aldığı makalesinde ve Great Divergence (Büyük Ayrılık) (“Rock, Scissors, Paper”) (Taş, Makas, Kağıt) kitabında da görürüz: “… Çin örneğinde, erken gelişen mutlakıyet [hiyerarşik organize edilmiş bürokrasiye dayalı merkezi devlet], hiçbir temsili kurumun olmayışı ile birleşerek, şiddetin kontrolünden sağlanan ekonomik rantın, ticari ve mülk çıkarlarından ayrılarak sıkı sıkıya siyasi çıkarın elinde olmasını getirdi.” (ss.26-7) Burjuvazinin emrinde bir devlet olmadığı kesin.

Bu bizi günümüz Çin’ine getiriyor. Komünist parti hakimiyetindeki mevcut devlet ve siyasi iktidarın onunla halihazırda oluşmuş kapitalist sınıf arasındaki paylaşımı, bu geleneksel ilişkinin bir devamı. Devlet burjuvazinin çıkarlarına yardımcı oluyor ancak bu çıkarlar devletin (yani, devleti yöneten elitin) amaçları ile çatışmadığı sürece.

Devlet mülkiyeti, sadece özel mülkiyet ve bu ikisi arası çeşitli mülkiyet biçimleri (devlet mülkiyetindeki şirketin borsada özel sermaye toplaması, özel mülkiyetle karışık topluluk mülkiyeti, özel yabancı yatırım ortaklı devlet firmaları vs.) arasındaki ayrım günümüz Çin’inde çok bulanık. Tamamen özel mülkiyet olan şirketler içinde komünist parti örgütlenmeleri mevcut. Parti devleti içinde kendi adlarına lobi faaliyeti yürütecek şekilde kullanabildikleri ölçüde bu gibi örgütlenmeler kapitalistler için elbette faydalı. Ancak başka bir yerden, varlıkları cesaret kırıcı da olabilir çünkü siyasi iklim kapitalistlerden karşı yana dönerse, memnun edilmesi ve rüşvet verilmesi gereken bir başka kesim veya doyurulması gereken bir başka midedirler. Ve bunu resmi mülkiyet yapısı ve sahip olunan haklar ne olursa olsun yapmak gerekir.

Çin devlet istatistikleri bile bu denli sayısız mülkiyet biçiminin kaydını tutamıyor. Bu mülkiyet biçimleri ve şirket yapıları çokluğu, büyüme için net tanımlı mülkiyet hakları olması gerektiğinde ısrar eden Washington Konsensüsünün koşulsuz destekçileri en büyük baş ağrısı. Çin’i bu mülkiyet ilişkileri çeşitliliği ile neoliberal deli gömleğine sığdırmak imkânsız. Dahası, kasaba veya köy işletmeleri gibi en bulanık bazı mülkiyet türleri en yüksek büyüme hızları kaydedenler. (M. Weitzman ve C. Wu bu konuda mükemmel bir makale yazmışlar).

Fakat bu mülkiyet türleri ve belirsiz mülkiyet hakları cangılında var olan ve zenginleşen Çinli kapitalistler, formel haklarının her an sınırlanabildiği veya geri alınabildiği ve sürekli devlet vesayeti altında oldukları bu özel role sonsuza kadar razı olacaklar mı? yoksa güçlenip sayıları arttıkça, örgütlendikçe, devlete nüfuz edecek ve en sonunda Avrupa’da olduğu gibi onu ele geçirecekler mi? Marx tarafından çizilen Avrupalı yol birçok bakımdan belirli bir değişmez mantığa sahip görünüyor: ekonomik iktidar kendisini özgürleştirme eğilimindedir ve kendi çıkarlarını gözetmeye veya dayatmaya çalışır. Kapitalistler ekonomik gücü ellerine alırsalar, nasıl durdurulabilirler? Ama öte yandan da, Çin devleti ile Çin iş dünyası arasındaki neredeyse iki binyıllık sorunlu ve eşitsiz ortaklık aşılması güç bir engel, devleti özerk ve Arrighi’nin deyimi ile Smith’çi yolda tutan bir gelenek ve atalet teşkil ediyor.

Dolayısıyla, Çin’in demokratikleşmesi meselesi normalde yaptığımızdan çok daha farklı bir şekilde ele alınmalı; kili soru Çinli kapitalistlerin devleti kontrol edip etmeyeceği ve bunu yapmak için temsili demokrasiyi bir araç olarak kullanıp kullanmayacağı. Avrupa ve ABD’de, bu araç (temsili demokrasi) kapitalistler tarafından çok dikkatli şekilde kullanıldı; oy hakkı salyangoz hızıyla genişlerken küçük dozlarda uygulandı ve mülk sahibi sınıflara olası bir tehdit olduğunda hemen geri çekildi (Fransız Devrimi sonrası İngiltere’de olduğu gibi veya Restorasyondan sonra Fransa’da veya İkili Monarşi sırasında Macaristan ve Avusturya’da olduğu gibi). 1918 itibariyle okur yazarlık testleri veya gelir sayımları yapmak siyaseten imkansızdır ve ABD güneyinde bile 1965 Yurttaş Hakları Yasası ile bunlar nihai olarak kaldırıldılar. Çin hukuki anlamda her yerde olduğu gibi herkesin oy kullanabildiği bir demokrasi olacaktır ancak tarihin ağırlığı, mülk sahibi sınıfların güvencesiz ve halen sınırlı boyutu dikkate alındığında (bir çalışmaya göre Çin orta sınıfı kent nüfusunun beşte biri), sürdürülebilir olup olmayacağı kesin değil. 20. yüzyılın ilk yirmi yılında başarısız olmuş görünüyor, yüzyıl sonra daha büyük başarıyla yeniden tesis edilebilir mi?

Çeviri: Serap Şen –  https://dunyadanceviri.wordpress.com

Kaynak: http://glineq.blogspot.com.tr/2018/03/will-bourgeoisie-ever-rule-chinese-state.html

Tags: , ,


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑