Kriz & Eleştiri..." /> Bir Leninist gözüyle işaretler - Slavoj Žižek


Sınıf Hareketi

Published on Kasım 9th, 2017 | by Avrupa Forum 3

0

Bir Leninist gözüyle işaretler – Slavoj Žižek

Kriz & Eleştiri dergisinin 7 Kasım 2017’de yayınlanan “Bolşevik devriminin yüzüncü yılı” sayısında Slavoj Žižek’le yaptığı röportajdan küçük bir kısmı yersizseyler.wordpress.com sitesi Türkçeye çevirmiş, olduğu gibi yayınlıyoruz.

Kriz & Eleştiri: Tarihsel maddecilik genelde her bir tarihsel dizilişin maddeci temelinin eleştirel analizini yapmakla ilgilenir, devrimci eylem imkânını açacak toplumsal çelişkileri arar. Ama toplumsal-tarihî durumların maddeci belirlenimlerinin analizi her bir konjonktürdeki tarih tecrübesinin –yani şu veya bu tarihsel döneme özgü imkânsızlıkların– analizini de içermelidir, çünkü yeni (olası) politik öznelerin ortaya çıkması verili bir devrimci özneleşme imkânını faaliyete geçirmeye yetmez. Geç kapitalist söylemin hegemonyasının ve “tarihin sonu” ideolojisinin ötesinde, Rus Devrimi’nden sonra tarihsel zaman tecrübemizin değiştiğine dair işaretler var mıdır? Bu devrim hakiki bir tarihsel kırılmayı ve kopuşu temsil eder mi? Öyle ki günümüzde tüm özgürleştirici politik faaliyet ve stratejide dikkate alınmak zorunda mıdır?

Slavoj Žižek: Leninist bir bakış vaziyetimizde ne gibi işaretler görürdü? Birçok işaret görürdü bence.

Öncelikle Lenin günümüzde ideolojinin işleyişindeki müthiş ironiyi hemen fark ederdi: İdeoloji tam tersi gibi gözükür, ideolojik ütopyaların köklü bir eleştirisi gibi gözükür. Günümüzde egemen ideoloji ütopyacı bir geleceğe dair olumlu bir vizyon değil, sinik bir tevekküldür, “dünyanın gerçekten böyle” olduğunun kabulüne eşlik eden uyarı, dünyayı (fazla) değiştirme isteğimizin olsa olsa totaliter bir dehşet getireceğini söyler. Başka bir dünyaya dair her vizyon ideoloji denilerek azledilir. Alain Badiou’nun harika ve isabetli ifadesiyle: Günümüzde ideolojik sansürün esas işlevi gerçel direnişi ezmek değil –o iş baskıcı devlet aygıtlarına aittir–, umudu ezmektir, her eleştirel projeyi gulag gibi bir şeye yol açacak diye hemen suçlamaktır. Geçenlerde Tony Blair’in aklında bu vardı, şunu sordu: “Post-ideolojik diyeceğim bir politikayı tanımlamak mümkün müdür?”

İkinci işaret: Marx kapitalist yeniden üretimin aşılamaz bir analizini sunmuş olsa da, onun tek hatası kapitalizmin en sonunda çökmesi ihtimaline yaslanması, o yüzden kapitalizmin her krizden nasıl güçlenerek çıktığını kavrayamaması değildi. Klasik Marksizmde çok daha trajik bir hata bulunur. Marksizm, tam olarak Wolfgang Streeck’in terimleriyle tanımlanan Marksizm, kapitalizmin “son krizi” konusunda haklıydı, bugün o krize girdiğimiz açıktır, ama bu kriz krizden ibarettir, uzatılmış bir bozunma ve dezentegrasyon sürecidir, hiçbir kolay Hegelci Aufhebung [kapsayarak aşma] ufukta gözükmez, bu bozunmaya olumlu bir dönüş yaptıracak, onu yüksek bir toplumsal örgütlenme düzeyine geçiş hâline sokacak hiçbir fail yoktur.

Vaziyetimizin paradoksu öyledir ki, küresel kapitalizme karşı direnişlerin, onun ilerleyişini boşa çıkarmakta sürekli başarısız kalırlarken, onun ilerleyen dezentegrasyonuna açıkça işaret eden birçok trendle irtibatsız kalmaları gariptir – bu iki eğilim (direniş ve kendi kendine dezentegrasyon) sanki iki farklı ontolojik düzeyde hareket ederler ve buluşamazlar, öyle ki bir yanda boşa giden protestolar öbür yanda içkin bozunum vardır ve bu ikisiyle kapitalizmin özgürleştirici aşılma eylemini tertiplemenin hiçbir yolu yoktur. Nasıl bu noktaya gelindi? Solcular (çoğunlukla) küresel kapitalizmin hücumu karşısında can havliyle eski işçi haklarını korumaya uğraşırken, neredeyse sadece bizzat en “ilerici” kapitalistler (Elon Musk’tan Mark Zuckerberg’e) post-kapitalizmden söz ediyorlar – (bildiğimiz anlamda) kapitalizmden yeni bir post-kapitalist düzene geçiş konusuna kapitalizm el koymuş sanki…

Leninistin yapacağı bir sonraki iş, mülteciler konusunda basit romantikleştirmeden kaçınmak olurdu. Kimi Avrupalı Solcular mültecilerin göçmen bir proletarya olarak Avrupa’da yeni bir devrimci özneye çekirdek olabileceğini iddia ediyor – bu iddia derinden sorunludur. Marx’a göre proletarya sömürülen işçilerden oluşur, iş yoluyla disipline edilmişlerdir ve zenginlik yaratırlar, günümüzde prekarya yeni bir proletarya biçimi sayılabilse de, mültecilerin paradoksu öyledir ki onlar çoğunlukla proletarya olma arayışı içindedir. Onlar “hiçbir şey”dir, iltica ettikleri ülkenin toplumsal yapısında hiçbir yerleri yoktur, ama katı Marksçı anlamda proletarya bundan çok uzaktır.

Yani mültecileri göçmen proleterler diye kutlamaktansa, onların ülke nüfusunun daha dinamik/hırslı (yükselme iradesi olan) kısmı olduklarını iddia etmek daha münasip olmaz mı? Hakiki proleterlerin orada kalanlar ve kendi ülkelerinde yabancı gibi geride bırakılanlar olduklarını iddia etmek daha münasip olmaz mı? (“Geride bırakılma”nın tüm dinsel çağrışımıyla: Geride kalanlar, sevinç gününde tanrıya götürülmeyenler)

Son olarak, iktidar ve tahakküm ilişkileri üstüne olağandışı hassasiyetiyle, bir Leninist, Rebecca Carson’un şu içgörüsünü tüm kalbiyle desteklerdi: Sermayenin finansallaşması (kazancın çoğu P-P’ ile üretilir, yani değer-fazlası [surplus-value, artı(k)-değer] üreten emek gücüne değer biçilmesi [Verwertung, valorisation] yolundan dolaşmadan üretilir) paradoksal olarak dolaysız şahsî tahakküm ilişkilerinin geri dönüşüne yol açar – bu beklenmediktir çünkü (Marx’ın vurguladığı gibi) P-P’ sermayenin en gayrışahsî ve en soyut hâlidir. Burada üç öğe arasındaki bağı kavramak mühimdir: Kurgusal sermaye, şahsî tahakküm ve (emek gücünün) toplumsal yeniden üretim(i). Finansal spekülasyonlar (değer biçme) olay(ın)dan önce gerçekleşir: Çoğunlukla kredi işlemlerinden ve (üretim yatırımlarına henüz para harcamayan) spekülatif yatırımlardan oluşurlar; kredi borç demektir ve bu yüzden bu işlemin özne ya da hamilleri (sadece bireyler değil, para yöneten banka ve kurumlar da) bu süreçte sadece değer biçimine tabi olmakla kalmazlar, alacaklı ve borçlu da olurlar ve bu yüzden metalaşmanın soyut tahakkümüne dayanmayan daha başka bir iktidar ilişkisine de tabi olurlar.

Bu elbette yeni tahakküm ilişkileri içinde paranın hiçbir rol oynamadığını (yani dolaysız tahakkümle karşı karşıya olduğumuzu) asla göstermez: Para mühim bir rol oynamayı sürdürür, ama paranın bölüşümü artık değer biçme sürecinden (işçilerin emekleri karşılığında ödeme almasından vb.) temellenmediği ölçüde, para dolaysız bir tahakküm aracı gibi işlemeye başlar. Başka bir deyişle, para, politik iktidarın dolaysız aracı olarak kullanılır, bu iktidarı uygulamanın ve tebasını denetlemenin yolu olarak kullanılır. Dahası, kimi kuramcılar böylece meta mübadelesinin ve değer-biçme-yoluyla-sömürünün ötesine geçtiğimizi iddia etseler de, ısrar etmek gerekir ki, sermayenin dolaşımı yoluyla değer biçme, ekonomik yeniden üretim sürecinin tamamının nihaî ufku olarak kalır.

Beklenen netice, başka bölünme ve hiyerarşilerin ortaya çıkmasıdır: Uzmanlarla uzman olmayanlar, tam vatandaşlarla dışlananlar, dinsel, cinsel ve diğer azınlıklar. Değer biçme sürecinde henüz içerilmeyen tüm gruplar, mültecilere ve “haydut ülke” vatandaşlarına kadar, böylece adım adım şahsî tahakküm biçimlerince kapsanır, mülteci kamplarının örgütlenmesinden olası kanun bozucu sayılanların yargı denetimine kadar – bu tahakküm insanî bir suret edinme eğilimindedir (mültecilerin toplumlarımıza pürüzsüz “entegrasyon”unu kolaylaştırmayı amaçlayan toplumsal hizmetler gibi).

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Tags: , , , ,


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑