Röportajlar

Published on Temmuz 13th, 2017 | by Avrupa Forum 7

0

‘AKP, hayatın dinamiğini işleyecek kültürel gelenekten yoksun’

Ben sosyalistim…. ideolojik olarak da, ahlaki olarak da sosyalist olmaya devam ediyoruz.

Son kitabı Parti, Cemaat, Tarikat’ta AKP’nin İslamcılıkla ilişkisi, İslamcılığın kapitalizmle olan sınavı, popüler kültürün İslamcılık üzerindeki etkisi, Gülen Cemaati’nin işlev(ler)i, Selefiliğin barındırdığı tehlikeler gibi konularda yazdığı yazıları toplayan Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Okan Üniversitesi öğretim üyesi Tayfun Atay, “dinbaz” olarak niteliği AKP’nin politik seyrini berrak bir şekilde gözler önüne seriyor. Emre Tansu Keten Atay’la ‘AKP, dinbazlık ve İslamcılık’ hakkında konuştu.

Dinbaz ve dindar

AKP dönemi İslamcılığını “dinbaz” kavramıyla niteliyorsunuz. “Dinbaz” derken neyi kastediyorsunuz?

Öncelikle AKP’nin dindarlığını değillemek için kullanıyorum bu kelimeyi. Çünkü 2002’den itibaren bir klişe olarak dindar muhafazakârlığın partisi olarak, bunun yanında liberalizm, demokrasi ve özgürlükleri savunduğunu da ekleyerek, AKP’yi son derece olumlayan bir kavramsallaştırma hakimdi. Şüpheci yaklaşanlarımız oldu elbette, ama gerek dünyada gerekse Türkiye’de, askeri vesayet karşısında, darbeler karşısında, milliyetçisiyle, İslamcısıyla, solcusuyla, liberaliyle özgürlük, demokrasi, sivil toplum üzerinden bir ittifaklar zinciri geliştirildi ve AKP dindarlığın siyaset sahnesindeki temsilcisi olarak görüldü. Ancak ben dindar kavramını AKP üzerinden kullanıma sokmanın Türkiye’de dindarlığı temsil eden insanlara hakaret olacağını düşündüm. Dinbaz kavramına ilk olarak, Türk muhafazakarlığı üzerine ilk çalışmaları yapan Peyami Safa’nın yazılarında rastladım. O devrimbaz ve dinbaz ikiliğinden bahseder, ancak dinbazı çok fazla işlerliğe sokmaz. Devrimbazı inkılabı reddetmeksizin, dönüşüm üzerinden kendince çıkar sağlayan bir takım çevrelere atfen kullanır ve aynı çerçevede dini hayata geçirme yolunda, ontolojik, vicdani ve ahlaki anlamda bir değer olduğunu hisseden dindarlar karşısında, dini iyi bildiği halde bunlardan tamamen uzak; dini iktidar, çıkar ve rekabet için kullanma yolunda işlerliğe sokanları anlatmak için dinbaz kavramını kullanır. Dinbaz kavramının kökenine baktığımızda, Farsçadan gelen -baz eki kelimeye oynayan anlamını katıyor, dinbaz dinle oynayan olarak anlaşılabilir. Dindar ise dine sahip çıkan demek. Dolayısıyla dinin içinden gelen, imam hatip okumuş, ilahiyat okumuş, din üzerine belli bir birikimi var, ancak bütün bunları dünyevi süreçlerde kendisini  ihya etme yolunda kullanıyor, yani dinle oynuyor. Bu anlamda dinbaz sözcüğü benim AKP iktidarının 2000’lerin başından itibaren söz konusu olan siyasi ve ekonomi-politik pratiğini adlandırma yolunda işlerliğe sokmaya çalıştım. Başlangıcından itibaren küresel kapitalizmle içli dışlı olan AKP, İslamcı siyasi anlayış ve pratiği dünya kapitalist sisteminden yana kullanıma soktu. 2011 sonrası süreçten itibaren çok daha net olarak bu dindar muhafazakar değil dinbaz mutaassıp bir siyaset üretimidir demeye başladım.

Post-İslamizm

Bir yazınızda İslamcılığın Humeyni ile bittiğini söylüyorsunuz ve Asef Bayat’ın Post-İslamizm kavramına gönderme yapıyorsunuz. Ancak kendisini muhalif olarak konumlandıran ve otantik bir İslamcı mücadeleyi sürdürdüğünü iddia eden çevreler de var. AKP Türkiye’sinde bir İslamcı siyaset mümkün mü?

Ben sosyalistim. Reel sosyalizmin çöküşünün ardından bir siyasi ve ekonomi-politik iddia olarak sosyalizmin bittiği söylendi. Ancak ideolojik olarak da, ahlaki olarak da sosyalist olmaya devam ediyoruz. İnsanın toplumsal bir varlık olması, rekabet kadar dayanışmayı da içerisinde barındırması, adalet ve vicdan duygusu, eşitlikçi arayış, bütün bunlar sosyalist arayışların tükenmediği anlamına da geliyor. İslamcılık açısından da bir genelleme olarak bunu söylüyoruz. Ancak bir ütopya arayışı, bir adil düzen ve adalet arzusu olarak bu mücadeleler günümüzde de karşımıza çıkıyor. Kapitalizme eleştirel mesafede duran, İslamcılığı hala bir ideal ve ahlak olarak sürdüren çevreler var. Bence bunlar çok önemli, üzerine titrenmesi gereken faktörler.

İran İslam Devrimi, ideal olarak İslamcılığın bir şekilde hayata geçmesidir. Ondan sonraki sürece baktığımız zaman, Sovyetler’de ne olduysa ona benzer bir süreç yaşandı. İktidarın bozucu etkisi, dünyadaki nüfuz mücadelesinde karşısına çıkan rakipler, devrim ihracı arzusu İran’da değişimleri zorladı.

Kapitalist işleyişle ilişki içerisine girmiş İslamcı iktidarlar, toplumsal ve kültürel zeminde dindarlığın yoğunlaşmasını İslamcılığın büyümesi olarak lanse ettirmeye çalışıyorlar. Aslında bu bir simülasyon. Baudrillard’ın simülasyon kavramını burada kullanabiliriz. Her yerde var, ama yok gerçekte. İslamcılık ne diyordu? “Kapitalizmden de, sosyalizmden de uzak, Kuran’dan ve hadislerden hareketle sunabileceğim çok şey var”, hayır her yerde kapitalizmin hükmü altına girmiş rejimler görüyoruz İslam dünyasında. İran bu mesafeyi korumakla birlikte, Humeyni’den sonra İslamcı siyasetin aynı kararlılıkla sürdürülemediği, bir şekilde hayatın içinde dindarlığın yaygın göründüğü, ancak görünenin altında insanların hiç de öyle İslamcı bir projeye, ilkeler setine uygun hareket etmediği bir görüntüyü karşımıza çıkardı. Dolayısıyla Post Humeyni dönemini post-İslamizm olarak tanımlıyoruz.

Küresel kapitalizmin semptomları: El-Kaide, IŞİD, Taliban vd.

Peki selefi, cihatçı örgütler?

El-Kaide, IŞİD, Taliban gibi örgütler küresel kapitalizmin semptomları olarak ortaya çıkıyor. Yani İslamcılık böylesi semptomlardan ibaret bir ideolojik çerçeve olamaz. İslamcılık bir seçenek olarak varken bunlar birer semptom. Ben bu gibi oluşumları küresel kapitalizmin istenmedik yan ürünleri olarak değerlendiriyorum. Yani İslamcı bir ütopya hayalinin kaldığını söyleyemeyiz. Bu çok iddialı gelebilir. Savımızı gözden geçirmek için kendi ülkemize bakalım. İşte 2000’lerin başından itibaren karşımıza çıkan, İslamcılığa kendisini bağlamaya çalışan, ama bu ülkede kapitalizmi iliklerimize kadar hayata geçirmiş bir iktidar var. Ve bunun islamcılıkla ilişkisini kurmamız imkansız. Bu kapitalizmi İslam’a helal kılan ve İslamın da kapitalizmle olabilirliğini kabul eden bir anlayıştır. Tatil beldelerinden, tesettür defilelerine, islami moda dergilerinden, Jet Fadıl’ın projelerine kadar baktığımızda inşallah’lı, maşşallah’lı, elhamdülllah’lı bir kapitalizmi hayata geçirmiştir AKP. Buna islamcılık demek mümkün değil.

AKP’nin ‘alternatif resmi tarih yazma’ girişimi

AKP kadroları, 1980’lerde ortaya çıkan Kemalizmin sol eleştirisini de kendilerine malzeme ederek, alternatif bir resmi tarih yazma işine giriştiler diyebilliriz. Cumhuriyeti paranteze alıp, kendisini binlerce yıllık mirasın vârisi ilan eden bu tarih söyleminin amacı ne? Gerçekle ilişkisi ne düzeyde?

Kemalizmi soldan eleştirenlerin amacı Kemalizmin ileriye doğru bir eleştirisini gerçekleştirmekti. Yani bir tarihsel akış içerisinde ortaya çıkan radikal siyasi bir müdahale ve bunun yol açtığı sonuçlar, toplumsal düzlemde yarattıkları ve bunun üzerinden bir eleştirel çözümleme çabası. Şimdi bu Kemalist pratiği yok sayarak yapılan bir şey değildi. Onun üzerinden daha ileriye bir gidişi açma yolunda bu eleştiriler yapıldı. Oysa ki bütün bu eleştirilerden şimdi karşımıza çıkan ve yapılmak istenen şey geriye doğru bir tasfiye girişimi. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde bir tarih inşası çabası var, bir gelenek icadı çabası var. Bu çaba Selçuklu-Osmanlı dönemini bir şekilde paranteze alıp, Orta Asya’ya sıçramak, Ergenekon üzerinden bir tarih inşasını var etme çabasıdır. Ama 1940’lardan itibaren bundan yavaş yavaş dönüldüğünü, muhafazakar modernleşme yolunda rejimin de katkısıyla bir eğilim doğduğunu görüyoruz. Şimdi bunlar belli bir dönemde, o dönemin koşulları içerisinde yaşanan, ülkenin henüz yüzde 10 okuryazar olduğu, modern bir toplumsallığın olmadığı, kırsal geleneksel bir tarım toplumu huviyetinde olduğu aşamada olup biten gelişmeler. Şimdi de yeni Türkiye için bir tarih inşasına girişiliyor; bu toprakların yakın geçmişini paranteze alıp, Osmanlı’dan bir takım pratikleri, şahsiyetleri, sembolleri öne çıkararak bunu yapılmaya çalışılıyor. Ancak bugünün Türkiye’si 1920’lerin Türkiye’si değil. Böyle bir şey yapmaya çalıştığın zaman, ortalama bir zihin bunu Kemalizmden, Cumhuriyetten intikam almak olarak kodlayacaktır. Bu baştan yenilgiye mahkum bir girişimdir.

AKP’nin ‘Amerikan Türkçesiyle yazılı İslamcılığı’

Bir yandan AKP’nin “az satan” yayınlarında “şer odağı” Batı’ya, onların deyimiyle “gavur kültürü”ne karşı anti-emperyalist bir söylem üretilirken, diğer yandan Trump’la yapılan 20 dakikalık görüşmeyi zafer olarak sunmaya çalışıyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İnsanlara Batı nefretini aşılayacak bir dil kullanımı var her aşamada, öte yandan hala AB’den de vazgeçilemiyor, ABD’ye de gidiliyor, onun meşruluğu tartışılamıyor. Bir yandan İslamofobi karşıtlığı üzerinden, hayatın her aşamasında, bu parti taraftarı pek çok unsur oksidendalizme katkıda bulunuyor. Hep oryantalizmden şikayet ede ede, müthiş bir oksidendalizmin işleticisi haline geldiler. Humeyni İran’ına bakın, kopmuştur Batı dünyasından. Büyük şeytan dedi ve koptu, bedelini de çok ağır şekilde ödedi. Bunlar bedelsiz olmuyor. Kapitalist bir siyasi proje olarak AKP’nin Humeyni gibi bir derdi de iddiası da yok. Erbakan’ın, Tansu Çiller’in hazırladığı DYP programı için kullandığı “bu program Amerikan Türkçesiyle yazılmış” sözüne benzer bir şekilde, AKP’nin İslamcılığının da Amerikan Türkçesiyle yazılmış, kapitalizm diliyle konuşan bir Müslümanlık olduğunu söyleyebiliriz. AKP, Milli Görüş geleneğini nasıl kullanıyorsa, anti-emperyalist söylemi de o şekilde kullanıyor. Milli Görüş’ün önce ruhuna fatiha dediler, sonra 2013 sonrası süreçte, özellikle de Fethullahçı yapıyla husumet sonrasında, Milli Görüş’ü yeniden hortlattılar. Anti-emperyalist söylem de bu dönemde yeniden keşfedildi.

AKP ve popüler kültür

Erdoğan’ın ve AKP’li yazarların sürekli bahsettiği bir kültürel iktidar meselesi var. Onlara göre toplumun ve devletin bütün kademelerindeki vesayet sona erdirilmiş olsa da kültürel alandaki vesayet devam ediyor. Millete uzak, Batı hayranı elitler kültürel alandaki üstünlüğünü devam ettiriyor. Tam bir iktidar olabilmek için bu alanı da ele geçirmek zorunda olduklarını söylüyorlar. AKP’nin kültürel iktidarı ele geçirebilecek bir kültürü var mı?

2011’de sanıyorum “AKP’nin fethedemediği kale: Popüler Kültür” diye bir yazı yazdım. O dönemde diziler üzerinden olsun, işte realite şovlar üzerinden olsun, müzik üzerinden olsun ve buna ek olarak da edebiyat, sanat dünyası, bütün bunlar üzerinden AKP’nin kültür alanında var olamadığını söyledim, kültürel iktidar dertlerinin olması da o. Siyaseti ele geçirdin, belediyeleri ele geçirdi, ihaleleri ele geçirdin, kendi burjuvazini oluşturdun, sivil toplum kuruluşlarını kurdun, sendikaları oluşturdun, oralarda iktidarsın, ama kültür endüstrisinde yoksun; sanatta, edebiyatta yoksun. Zaten uzunca bir süre entelektüel iktidarda da liberal entelijansiya üzerinden var oldular. Bir yandan da kendi entelijansiyasını var ettiler, ne kadar var ettiler o ayrı konu.

Sonuçta Harvard okumuş, Oxford okumuş insanlar geldiler, bunların hepsi devlet bursuyla gittiler, çalışmalar yaptılar, geldiler. Bugün AKP entelijansiyası içinde varlar. Ama mesele şu: Birincisi, entelektüelin eleştirel olması gerekir, ikincisi sanatın, kültürün dayanağını hayatın dinamiği oluşturur, çatışma, çelişki ve isyankarlık duygusu oluşturur. O yüzden kültürel iktidarın hakimiyetini alabilmek itaatkarlıkla ve statükoculukla olmaz. Dünyanın her tarafında bunlar hayatın statiğine değil dinamiğine yaslanan ve oradan beslenen alanlardır. Yani bir dizi film de öyledir, bir roman da öyledir, bir sanat eseri de öyledir. Aykırı olan, sapkın olan, normların dışında olan veya bütün bunları zorlayan alanda kültürel üretim olur. Bu iktidar, kültürel genetiği dolayısıyla buna imkan verebilecek bir ortamı açamıyor. Açamadığı için uzunca bir süre bunalım yaşandı. “Bizim yaptığımız diziler güzellemeden öteye gitmiyor” diyorlar; İşte 7 Güzel Adam diye bir dizi yaptılar, olmadı, neden olmadı? Çünkü herkes alkışlıyor ama kimse seyretmiyor. Hayatın içerisinde, kurguda, hayal dünyasında uçuk kaçık, sapkın, hayatın muhafazakâr temposundan biraz çıkabilen ilişkilere karşısın, seks istemiyorsun, çatışma istemiyorsun. Farklı görüşler, düşüncelere tahammül edemiyorsun, gençlerin bütün bunlardan zehirlendiğini düşünüyorsun. Ama dünyanın her tarafında kurgu tam da senin bu reddettiğin, karşı çıktığın unsurlardan besleniyor. Hayatın bir statiği, bir dinamiği var. Hayatın statiği düzen demek, statüko, süreklilik demek. Dinamik ise değişim demek, değişim ise sorun ve çatışma demek. Var olan bir şey değiştiği zaman orada çatışma ortaya çıkar, hayatların temelleri sarsılır. Sanat ve edebiyat hayatın dinamiğinden çıkar, siyaset hayatın statiğini hedefler. Bu iktidarın kültürel geleneği hayatın dinamiğini işleyecek, onu işler kılacak performansa el vermiyor. O yüzden de en fazla yapabildikleri reaktif tutumlar ortaya koymak oluyor. İşte Ot dergisinin karşısına Cins’i çıkartıyorlar.

Bu tür reaktif yayınları, dizileri dinamikten beslenen kültürün sesini kısmak için ortaya sürüyorlar diyebilir miyiz?

Yani, kendince o alana girmek istiyor. Mesela dizilere el attılar. Reyting sisteminde AB Grubu’nun kapsamını değiştirdiler. AB Grubu’na muhafazakâr kesimleri de katabilecek birtakım uygulamalar yaptılar, geliri öne çıkardılar. Halbuki AB Grubu’nda eğitim durumu, üç kuşakta üniversite eğitimi gibi unsular vardı. Burada da hedef bu grubun tüketim alışkanlıkları bakımından en gelişkin grup olmasıydı. Bunu açıklayan ne? Batı kültürüne ve evrensel değerlere açıklık, eğitim düzeyi ve ebeveynlerin de eğitimli olması. AB Grubu’nu değiştirerek, bir şekilde dizilerin ve televizyon programlarının muhfazakârlaşmasının yolunu açtılar. Çünkü bu gruba geliri yüksek, ancak kırsal kültüre yatkın insanları kattığınız zaman, bu insanlar Yalan Dünya dizisiyle karşılaştığında “püh! Kapat bunu” şeklinde tepki gösterir. Böylece Diriliş Ertuğrul AB Grubu’nun reyting listesine girebilir. Bak dikkat et, Türkiye’de kültürel ayrışma kendisini medya alanında da yeniden yerleştiriyor. Televizyon yöneticileri televizyonu muhafazakârlara bıraktılar kendilerince, internetteki dizilerle eski AB Grubu’nu, internette yeniden yakalamaya çalışıyorlar.

Aslında kendilerinin de bir parçası oldukları kapitalist işleyişe aykırı bir iş yapıyorlar. Bugün reytingi düşen diziler, yurtdışına da satılıyordu. Muhteşem Yüzyıl’a demediklerini bırakmadılar, bu dizi ülkeye korkunç bir gelir getirdi mesela. Şimdiki seyirci profili, Muhteşem Yüzyıl’ı, Aşk-ı Memnu’yu kaldırmıyor. Yeni bir Gülse Birsel dizisi oturtmak çok zor. Fakat bir yandan da mesela, Muhteşem Yüzyıl’ın devamı niteliğinde bir dizi şu an yayında, ama temel olarak yurtdışını hedefliyor.

Özetle, istediğin kadar iktidar ol, istediğin kadar Sultanbeyli’yi al, bütün Anadolu’yu al, seküler toplumu Kadıköy’e, Çankaya’ya sıkıştır, biliyorsun ki bir Kadıköy bin Anadolu şehri ediyor. Niteliksel olarak öyle, kültürel olarak öyle, ekonomik olarak öyle. Ve bunu değiştiremiyorsun. Kültürel iktidarı ele geçirmeliyim diyorsun, ancak sürekli küfür ediyorsun. Örneğin, Penguen’e, Uykusuz’a karşı Hacamat’ı çıkartıyorsun. Sana karşı olanlara kan kusturuyorsun. Sonuç olarak sana bir getirisi olmuyor bunların.

Popüler kültür, sanat, edebiyat, mizah çatışma, aykırılık ve isyandan beslenir. Eğer senin kültürel geleneğin bu saydıklarımı reddediyorsa, itaatkârlık, teslimiyetçilik, statükoculuk diyorsan yaptığın şeyleri insanlar alkışlar ama almaz. Sonuçta bu bir endüstri ve esas dertleri o. Çok satan kitaplara da, çok izlenen filmlere de baksan, çok dinlenen şarkılara da baksan seküler toplumun bileşenleri. Acun Ilıcalı’nın ne kadar zor durumda olduğunu düşün mesela. Bir yandan Tayyip Erdoğan’la çok yakın ama tamamen bütün varlığı seküler alana dayanıyor, ürettiği bütün değer de seküler. Aslında Müslüman toplum da sekülerleşiyor.

 

 

 

Kaynak: gazetekarinca


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑