Kültür Sanat

Published on Nisan 14th, 2018 | by Avrupa Forum 3

0

89 yaşındaki Adalet Ağaoğlu: Bu ölüm ne zaman gelecek?

Düşme Korkusu” adlı altı hikâyeden oluşan kitabını tamamlayan 89 yaşındaki Adalet Ağaoğlu, yatağa yattığı zaman ister istemez ölümü düşündüğünü söyledi. “Geç bile kaldın Adalet, bu ne zaman gelecek’ diyorum. ‘Gelmedi’ diyorum. Vallahi durmadan bunu düşünüyorum” diyen Ağaoğlu, “Bu o kadar büyük bir bulmaca ki bütün mesele, şu kadarını söyleyebilirim, ‘Adalet, öleceksen acı çekmeden öl’. Yaşamak iyi ama acı çekerek yaşamak başka. Yıpranarak ölmek başka” diye konuştu.

1929 doğumlu Ağaoğlu, şimdilerde de “Dayanışma” adlı aile romanı üzerine çalışıyor. Yazmanın kendisi için tiryakilik olduğunu söyleyen Ağaoğlu, “Şimdi öyle bir şey ki yazmak, sigara tiryakiliğinden daha büyük bir tiryakilik. Sahiden. Ben elimden düşürmediğim sigarayı kolayca bıraktım, hiç de aramadım. Fakat yazmayı bırakamadım, tiryakilik o dereceydi” ifadedsini kullandı.

Milliyet’ten Filiz Aygündüz‘ün sorularını yanıtlayan Ağaoğlu’nun açıklaması şöyle:

– Biliyorum ki lisedeyken her gece bir roman yazıyormuşsunuz. En yakın arkadaşlarınız Leman, Sevim ve Fahire, onlar her sabah tefrika roman okur gibi heyecanla sizin yazdıklarınızı okuyorlarmış. Bir hesap yaptım, 70 yıldır yazı yazıyorsunuz.Yazıyla 70 yıllık yol arkadaşlığınızı nasıl tarif edersiniz?  

Arkadaşlık… Öyle bir arkadaşlık ki insan bir kere başladı mı duramıyor artık. Bir yandan da yazarak öğrendiğim kadar hiçbir yerden öğrenmedim. Şimdi öyle bir şey ki yazmak, sigara tiryakiliğinden daha büyük bir tiryakilik. Sahiden. Ben elimden düşürmediğim sigarayı kolayca bıraktım, hiç de aramadım. Fakat yazmayı bırakamadım, tiryakilik o dereceydi. Şimdi yaklaşık son iki yıldır evden dışarı çıkamıyorum, yine de yazmadan duramıyorum. Yazmak, su içer gibi içimden geliyor hep.

– Bugünlerde iki kitap üzerinde çalıştığınızı duydum ben. Ne yazıyorsunuz?

Şimdi şöyle bir şey oldu: Yine bir hastalıktan döndüm. Son dönemde yatakta daha sık zaman geçiriyorum. Üç kere düşmüşüm yere. Doktorlar tarafından sırt üstü yatağa yatırılmışım. Kendime geldiğim zaman kitaplarımın adını bile hatırlayamıyordum. Hatta hayatta kalan tek erkek kardeşim “Sen ne kadar iyileştin” diyor. Öyle anlıyorum ne olduğumu… Başta diyor, ne dediğini anlamıyorduk, konuşamıyordun. Zaman içinde yavaş yavaş kendime geldim. Fakat düşme korkusunu yenemedim. Hep yardımcımı tutmak istiyorum. Bir daha aynı şeyleri yaşamak istemiyorum. Sadece kendim için değil, Halim için de, etrafım için de yük olmak istemiyorum. Çünkü kim bilir Halimciğim, neler çekti ben yatarken. Toparlandıktan sonra kendi kendime yürümeye karar verdim. Evin içinde, odadan odaya dolaşmaya başladım. Sonra kendi kendime dedim ki “Adalet bu yürümeyi kendin icat ettin, kendin yapıyorsun, şimdi yine yürüyeceksin.” Çünkü Halim’in benim hakkımdaki kaygıları çok önemli… Halim’i biraz rahatlatmak istedim. Dedim ki “Halim beni yazarak tanıdı, yazarak geçti bütün günlerimiz, ben ona yazarak görüneceğim yeniden.”

– Yani Halim Bey’in etkisiyle hem ayağa kalktınız hem yeniden yazmaya başladınız. 

Evet böyle oldu, bu düşünceyle. O dönemde içimde büyük bir düşme korkusu vardı. Onu mutlaka bir biçim altında anlatmak istiyordum. “Düşmekten korkuyorum Halim, yoksa yürürüm ben” dedim. Halim dedi ki “Ne güzel bir konu düşme korkusu. İyi söyledin, ne güzel bir kitap olur bu”.

– Düşme korkusu… Sahiden de güzel bir kitap konusu, adı…

Ertesi gün koluna girip yardımcımın, yazı masasına gittim. Başladım yazmaya. Roman yazamayacağımı anladım. Çünkü roman yazmak için yalnız olmak gerekir, konsantrasyon gerekir. Bakıcı var evde, bir aile olduk onlarla. Yemek vakti geliyor, şu oluyor, bu oluyor, roman yazmamın imkanı yok. Olsa olsa hikaye kitabı yazabilirim diye düşündüm. Romana cesaret edemedim. “Düşme Korkusu” adı altında altı tane hikaye yazdım. Çünkü düşmenin çeşitli anlamları var. Saygınlığını kaybetmek var, değerini kaybetmek var. Düşmek sadece yere düşmekten ibaret değil. Bir de manevi yanı var. Bunun manevi yanını göz önünde tutarak düşme korkusunu yazmaya karar verdim. Hepsinde de hem yürümekten korkmak var aynı zamanda da düşme korkusu var.

– Bitti mi bu öyküler?

Bitti. Bir yakınım da el yazılarımı bilgisayara geçirdi.

“İstediğim gibi bitirebileceğimi düşünmüyorum”

– Ne zaman yayımlanacak?

Yayınevim, bütün kitaplarımı yayımladıktan sonra… Onlar yayımlanmadan yenilerini bastırmak istemiyorum.

– Peki diğer kitap ne üzerine?

Ankara’da yaşayan hayattaki tek erkek kardeşim, “Her yazarın bir aile romanı var. Sen hiç aile romanı yazmadın” dedi. Ben de “Ayhancığım günlüklerimde aile ile ilişkilerin hepsi var, niye aile romanı yazayım ki” dedim. “Hayır öyle değil” dedi: “Bizim ailemizin içinde, senin çok üstünde durduğun, iki farklı kültürün yan yana gelişi var. Bu ikilemi yaşadın, hiç kavga etmeden hem de… Bunu yazmalısın…”

– Babanız ile annenizin babası arasındaki kültür farkından söz ediyor olmalı kardeşiniz. 

Evet. Anne tarafım Boşnaklar, onda onun kültürü var, baba tarafımda da gelenekçi bir kültür var. Fakat yıllar boyu hiç kavga etmeden barış içinde nasıl yaşadılar bunlar? Bunu düşündüm, taşındım. Olsa olsa bir dayanışmayla olur dedim. Çünkü biliyorsun Cumhuriyet kurulduktan sonra, önce alfabe değiştirildi. Eski Türkçe bırakıldı, Latin harflerine geçildi. O yaştakiler, o zaman Kurtuluş Savaşı’ndakiler birden bire ikilem içine düştüler. Onların dramı yazılmayı hak eden bir konu diye düşündüm.

– Aile hikayeniz… Peki onu otobiyografi gibi mi yazmayı planlıyorsunuz?

Kardeşime “Bizim doğup büyüdüğümüz kasabayı yazmadan aile anlatılmaz” dedim.

– Ankara, Nallıhan’ı?

Nallıhan… “Nallıhan’da geçiyor her şey, o çok önemli” dedim. Nallıhan kitabı var, bir arkeologtarafından hazırlanmış. Doğup büyüdüğümüz yerin nüfusundan tut, eski dönemine kadar bütün tarihçesi var. Gözlüğümü taktım, aldım elime onu; okudum. Kendi deneyimlerim var, hayat hikayem var. Hepsini yan yana getirdim. “Dayanışma” adını verdiğim bir roman yazmaya başladım.

– Yani olmaz derken yine bir romanın yoluna girdiniz. 

Şimdi ben onu yazıyorum ama durmadan yanlış yapıyorum. Bir yazdığımı bir daha yazıyorum. Bu şartlar altında bu romanı istediğim gibi bitirebileceğimi düşünmüyorum.

– Belki biraz daha uzun zaman alır ama eminim bitirirsiniz Adalet Hanım.

Çalışıyorum. Bakalım…

“90 yaşında okuruma sorumluluk duymaya devam ediyorum”

– 90 yaşındaki bir yazarın sorumluluk duygusu kime karşı oluyor?

Ben aslında tiyatro oyunları yazarak başladım. Fakat o oyunlar sansüre uğradı, devamlı sahneden kaldırıldı ve oynanmamaya başladı. Siyasi duruşum nedeniyle birdenbire kültür ateşesi oyunumu sahneden kaldırıyordu misal. Romana geçişim bu sayede oldu. Dedim ki “Kitap kitaptır, kimse ona bir şey yapamaz.” Tiyatro oyunu yazarken daha çok para kazanıyordum hem de daha ünlüydüm aslında. Fakat dediğim gibi sansüre uğradım. Sansüre uğradığımdan 1970’de romana geçtim. İlk romanım çıktığı zaman dönemin en ünlü eleştirmenleri çok kötü şeyler yazdılar bu kitap için. Fakat ben sokakta yürürken okurun “İyi ki ‘Ölmeye Yatmak’ı yazdınız, ne kadar başka bir roman” deyip beni yoldan çevirdiği oldu. Ben okura karşı sorumluluk duydum. İnan ki sizlerin bana ne diyeceğini, en çok bunu düşünürüm. O sorumluluğu hep duydum, 90 yaşında hâlâ duyuyorum. Bu katlandı, hiç bitmedi, ben okurum sayesinde var oldum. Eleştirmenler sayesinde var olmadım. Biz böyle buluştuk.

“Adalet adımını yorganına göre at diyorum”

– Siz dersiniz ki “Bir insan 100 yaşında da yaratıcı olabilir”. Siz de bunun ispatısınız zaten. Bu durumu salt yetenekle mi açıklarsınız, yoksa başka faktörler de var mı? 

Bende yaşlandıkça su yüzüne çıkan şey, daha başka bir şey, korkuyorum ben… Yanlış yapmaktan çok korkuyorum. Şunu düşünüyorum: Bunu düzeltmeye artık vaktim kalmadı, onun için yanlış bir adım atmaktan korkuyorum.

– Bir yazar olarak en büyük kaygınız yanlış yapmak mı? 

E tabii çünkü ne olursa olsun, herkesin bir amacı vardır. İnsanlar o amaca ulaşmaya çalışır. Onun için birçok şeyden vazgeçer ya da birçok şeyi kabul eder, kavga eder, barışır. Sonunda bunların boşa gitmesi en büyük korku oluyor yaşlanınca.

– Ama büyük bir yeteneğiniz, üstünüze titreyen bir yayıneviniz, editörünüz var… 

Evet ama yaşlılıkla birlikte gözünüz görmemeye başlıyor. Ben sabahlara kadar oturup yazıyordum. Şimdi imkanım yok sabahlara kadar oturup yazacak. Yaşlandıkça fizyolojik engeller çıkıyor. Korku buradan geliyor. Bunun için Adalet adımını yorganına göre at diyorum.

“Ruh Üşümesi romanımı okuyorum bugünlerde, unutmuşum”

– Genç yazarlara ne tavsiye vermek istesiniz?

Okumayı hiç bırakmasınlar. Devamlı okusunlar ve yazmayı da bırakmasınlar. Yazmaya devam etmeden, kendinin öğretmeni olmadan bu iş olmuyor.

– Kadınlara ne tavsiye edersiniz peki? Bu kadar güçlü ve muhteşem bir kadın olarak. 

Beni böyle bulman hoşuma gidiyor. Vitamin almış gibiyim bugün. Kadınlar zaten kendilerini biliyorlar. Bizler kendi özgürlüğümüzü bulabilmek için kadınlığımızı kullanmamalıyız.

– Bugünlerde ne okuyorsunuz? 

Kendi “Ruh Üşümesi” kitabımı okuyordum, unutmuşum. Korktum. Ben bunu nasıl yazmışım? Nasıl bir şaşkınlık bende, anlatamam sana. Şaşırdım, çok şaşırdım nasıl yazdım ben bunu diye. Türkçeyle cinsellik üzerine bir kitap yazılabiliri ispata kalkıştım ben. Bunu böyle yapmışım ama vallahi bugün söylesen yapamam, yapmam. İstemem de zaten.

“Ben ‘oğlum’ diyorum Halim’e; oğlum yazmayı çok iyi öğrenmiş”

– Bir gününüz nasıl geçiyor?

Çok erken uyuyup çok erken uyanıyorum. Hayatın başlaması için yatakta çok düşünüyorum. Yatakta yattığım sürece yazmakta olduğum kitabın üstünde düşünüyorum.

– Sabahları uyandığınızda…

Gece yatarken de onu düşünüyorum, rüyama da giriyor. Sonra Halim de ben de 9’da kahvaltı yapıyoruz. 10 gibi Halim’in yapacağı bir şey yoksa, ben de çalışmayacaksam ona kitap okuyorum. Gözleri iyi görmüyor artık. Saat 14.00’te öğle yemeği yiyoruz. Dışarı çıkmıyoruz, hiçbir şey yapmıyoruz. Ya yatacağız ya da gene oturacağız. Karşılıklı. Halim TV’ye bakacak ya da. Böylece geçiyor gün. Halim “Karayolcu/ Bir Mühendisin Anıları”nı yazdı, geçen yıl yayımlandı. Ben “oğlum” diyorum Halim’e. Oğlum, yazmayı çok iyi öğrenmiş, benden hiçbir şekilde yardım almadı. Dili çok güzel, anlatımı çok ince.

– Siz ne zaman yazıyorsunuz? 

Benim yazma zamanım öğle yemeğinden önce veya sonra. Yardımcım ara sıra dışarı gidiyor. Onun gittiği zamanlar benim için en rahat zamanlar.

– Evde sessizlik oluyor… O zaman yazmaya başlıyorsunuz.

Evet. Yardımcım, benim yazdığımı biliyor artık. Yazdığım zamanlar yalnızlığa ihtiyaç duyduğumu. Evdeyken de iki de bir yanıma gelmiyor.

“Geç bile kaldın Adalet, bu ölüm ne zaman gelecek?”

– Ölümden korkuyor musunuz?

Bugünlerde insan ister istemez yattığı zaman tek düşündüğü şey ölmek oluyor. “Geç bile kaldın Adalet, bu ne zaman gelecek” diyorum. “Gelmedi” diyorum. Vallahi durmadan bunu düşünüyorum. Bu o kadar büyük bir bulmaca ki bütün mesele, şu kadarını söyleyebilirim: “Adalet, öleceksen acı çekmeden öl”. Yaşamak iyi ama acı çekerek yaşamak başka. Yıpranarak ölmek başka.

– Belli ki yok böyle bir korkunuz. Bunun sırrı bu kadar doyumlu yaşamış olmak mı?

Hiç öyle bir şey de değil, tamamen çaresizlik. Bu konu konuşulamıyor. Halim’le bile “Biz ne zaman öleceğiz” diye konuşamıyoruz. O kadar büyülü bir alan. Hiç belli olmaz, bugün varsın yarın olmayabilirsin. Neler oluyor, kaç kişi ölüyor sokaklarda bugün. Onun hesabı kitabı yok. Onun için bunu tartışmak hiçbir şeye yaramaz.

“En büyük özgürlüğüm çocuğumun olmaması oldu”

– Çok büyük mücadeleler verdiniz. Haksızlıklara da uğradınız… Her şeye rağmen güzel bir hayat yaşadım, diyebilir misiniz?

İyi ki aklımın bana söylediği şeyi yapmışım diye düşünüyorum. Yalnız ben değil, Halim’le de aynı şeyi düşünüyoruz. Biz gençliğimizde yapılabilecek her şeyi yaptık. Gezmek, yabancı ülkeleri tanımak, tek başıma New York’a bile gittim. Ben İstanbullu yazarlar gibi değilim, yazarlığa başladığımda Anadolu coğrafyasını tanıdım. Bir mühendisle, karayolcuyla evlenmem benim ayrı bir şansımdır. Çünkü Türkiye dağlarını, tepesini, yollarını gördüm Halim sayesinde. İyi ki düşündüğümüzü yapmışız, çünkü doyduk hayata.

– Başı dik, özgürlüğünden taviz vermeyen, güçlü kadının rol modeli oldunuz. Bu gücün bileşenleri neydi?

Bunun yanıtını vermem kolay değil. Kendi burnumun dikine gittim, yaptım.

Bu kadar kendi burnumun dikine gitmeme rağmen 45 yaşına geldiğim zamanlarda birgün Ankara Radyosu’ndan ayrılmışım evde roman yazıyorum. Yazmanın çalışmak olduğunu bilmeyen babam ben çalışırken kapıyı çaldı. Kalkıp açtım. Kucağında çiçeklerle çıktı karşıma. Babamın anneme bile çiçek götürdüğünü görmemişim. “Kızım sana geldim” dedi. Bu hiç unutmadığım anılarımdan bir tanesidir. İçeri aldım, “Babacığım bu çiçekler ne güzel, hoş geldin” dedim. Çiçekleri kucağıma koydu, boynuma sarıldı “Kızım sen beni hiç üzmedin” dedi. Bunu unutamıyorum. Kız çocuk olarak o kadar burnunun dikine gidip de babasını üzmeyen biri oldum ben.

– Sorumu tekrar edeceğim…

Hiç bilmiyorum ama eğer çocuk doğursaydım ve ona bakmak zorunda kalsaydık bu kadar güçlü olamazdım sanıyorum. İstediğim zaman hemen istifa edebiliyordum istediğim yerden. Çocuk büyütüyor olsam bunu yapamazdım. O çocuklar büyüyecek, edecek… En büyük özgürlüğüm çocuğumun olmaması oldu. İstemedim çocuk, hiç istemedim.

– Halim Bey de istemedi, siz de istemediniz. Ama aynı zamanda içten gelen bir güç de olduğunu düşünüyorum. 

Artık onu psikiyatrlar çözmeli.

“Fikrimin İnce Gülü’nü 27 kez imzaladım Halim’e”

– Kadında en güzel yaşın 40 ile 60 olduğuna inandığınızı söylemişsiniz. 90 yaşındasınız ve çok güzelsiniz. Saçınızın beyazından gözlerinizdeki ışığa… 90 yaşında kadın olmak? 

90 yaşında kadın olmak demek, senin bu söylediklerine çok sevinmek demek. Beni öyle anlattın ki kadın olarak sevindim çok.

– Yaşlanmayla barışık mısınız?

Yaşlanmayla şöyle barışık olunur: Torunlara bakarlar, kenara köşeye çekilirler. Benim hayatımda fizyolojik engelden başka bir değişiklik olmadı. Yaşlılığı hissedemiyorum. Eskiden ne yapıyorsam gene aynı şeyi yapabiliyorum.

– Zihniniz çok berrak…

Heralde çalışıyor ki yazmak istiyorum.

– Halim Bey ile evliliğinize gelelim. Bir yastıkta 62 yılın sırrı nedir? 

Ben evliliğe karşı olan bir kadınım. Evliliğe karşı olarak evlendim. Halim bana evlenme teklif ettiğinde “Ben seninle nikahlanmam, seninle aynı evde otururum” dedim. O da bana dedi ki, “Benim için sorun yok ama babana inme iner”. Gittim nikah kıydırdım bu nedenle. Evliliğe baştan karşı biri olarak 62 yıl evli kalmak, hem de yazar olarak, o da düşünen bir insan, ben de düşünen bir kadınım. Böyle çiftler birbirleriyle yapamazlar.

– Sizin sırrınız neydi, o halde?

Sanıyorum ben ailemde, yani erkeklerin bu kadar çok olduğu bir ailede bulamadığımı Halim’de buldum. Çünkü Halim en başta benden çok benim yazdıklarımla ilgilendi. Bana öyle geliyor ki Halim benden önce yazdıklarımı sevdi. Bundan daha korumacı bir şey olamazdı bana. Ama ben de onu yalnız bırakmadım hayatta, hep onun yanındaydım… “Halim’e İthaf”ları yazmak az şey mi?

– Haklısınız. Sırf o kitap bile bir erkeğe edilecek en büyük hediye…  

İşte ben o kitabın önsözünde dediğim gibi ilk romanımı Halim’e ithaf etmek istedim, o da bana “Her çıkan kitabının ilk nüshasını bana imzala yeter” dedi. Ben de bunu yıllarca aksatmadan sürdürdüm. “Fikrimin İnce Gülü”nü 27 kere imzaladım Halim’e. Başa çıkılır mı bununla? Sonra da bütün bu ithaflar kitap olup Everest Yayınları’ndan çıktı.

Tags: , , ,


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑