Yazarlar

Published on Nisan 5th, 2018 | by Avrupa 5

0

2018-2019 kavşağı – Tülay Hatimoğulları

Türkiye’de rejim değişikliği sürecine, Erdoğan’ın “14 yıldır siyasi iktidarız. Ama bizim ihtiyacımız topyekûn iktidar. Sosyal ve kültürel iktidar konusunda sıkıntılarımız var” sözleri ile özetlenen yönelim başka bir boyut kazandırdı. İktidar, 15 Temmuz askeri darbe girişiminin her türlü nimetinden faydalanarak sosyal ve kültürel egemenliği elde etmek için her türlü yöntemi kullanıyor, yaşamın her alanında gericiliği, totalitarizmi inşa etmeye çalışıyor. OHAL ve KHK’ları rutin bir yönetim biçimi haline getiriyor. Bilime, akademiye, sanata, yandaş olmayan basın/yayına, özgürlüklere, kadına, gence, işçiye/emekçiye, Kürde/Araba/Ermeni’ye/Süryani’ye…, Alevi’ye/Hristiyan’a…, tüm muhaliflere yönelik düşmanlığı geniş kitlelerin beynine kazımaya çalışıyor.

Topluma sosyal ve kültürel anlamda egemen olmanın birçok boyutu var. 18 Mart Çanakkale anması dolayısıyla TBMM’de gerçekleştirilen “Meclis Sohbetleri” programında kadın tiyatro sanatçılarının sahneye çıkmasının Meclis Başkanı tarafından engellenmesi bu konuda ne kadar fütursuz davranabileceklerinin bir örneğidir. Modern yaşam tarzına sahip olanlar için bir simge olan Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılması bir başka örnektir. Bütün eğitim sisteminin baştan sona değiştirilip bilimsellikten uzaklaştırılması, dinselleştirilmesi ise toplumun geleceğini tehdit eder hale gelmiş durumdadır.

Her türlü tavizi vermesine rağmen tam ve sorgusuz itaat konumunda olmayan burjuva medyasına bile tahammül edemeyen iktidar, 2019’a giderken adeta mıntıka temizliği yaparak, Doğan Medya grubunu havuz medyasına kattı. En son Özgürlükçü Demokrasi gazetesi ve basımının yapıldığı matbaa hukuksuzca basıldı, çalışanları gözaltına alındı, bununla da yetinilmeyip gazeteye ve matbaaya kayyum atandı. Uzun zamandan beri sosyal medya üzerinde nasıl bir baskı kurulduğu ortada. Muhalif basın-yayın araçlarına, matbaalara el koyarak, kayyum atayarak muhalefetin sesi yok edilmeye çalışılıyor. 21. yüzyılda muhalefet matbaa döneminden teksir makinaları dönemine itiliyor.

Buna en iyi cevabı değerli hocamız 29 Mart’ta Artı Gerçek’te yayınlanan yazısıyla Ragıp Duran veriyor: “Bize bir cephe gazetesi lazım”. Daha önce HDP’nin “Yandaş medya değil, yoldaş medya” projesi de bu yanıtla örtüşebilecek ve döneme uygun olan bir projedir. Bütün faşizan dayatmaları boşa çıkarmanın bir yolu varsa, o yolu bulmak bizlerin görevidir. Bu yol fazlasıyla denenmeğe değerdir.

Teslimiyet yok

Türkiye’de faşizmin kurumsallaşması sürecinde son dönemece yaklaşılıyor. Ama bilinen bir tarihsel gerçekliği yeniden hatırlayacak olursak; faşizm işçi hareketini, toplumsal muhalefeti ve belli başlı bütün direnç odaklarını ezmeden ve bir yenilgi atmosferi yaratmadan kendi zaferini ilan edemez. Muhalefet farklı odaklardan itirazını dile getiriyor. En ciddi itirazı, gerekçeleri farklılık arz etse de 16 Nisan referandumunda gördük. 16 Nisan referandumu iktidar tarafından hilelerle resmi olarak kazanılmış olsa da kitlelerin vicdanında ve bilincinde bu seçimi “Hayır” cephesi kazanmıştır.

Teslimiyet yok. Parçalı ve zayıf da olsa, işyerlerinde özelleştirmeye, güvencesizliğe, ücretlerin erimesine karşı itirazlara, grev denemelerine tanık oluyoruz. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşı sergilenen tavır oldukça önemlidir. OHAL’i, işçi direnişlerini ve grevleri engellemek için kullanan iktidar, bu durumu sermayeye pazarlıyor.

Buna rağmen toplumsal hareketlilik devam ediyor. Kadınlar kamusal alandan hane içine doğru itilmeye, daha çok şiddet görmeye, tacize-tecavüze uğramaya, katledilmeye karşı en derli toplu itirazı yürüten kesimdir. Süreklilik sorunu taşısa da farklılıkları bir araya getirmeyi başaran kadınların ülke sathında yakaladığı ortaklık zemini, muhalefetin örgütlenebilmesi için de bir deneyim alanı olarak ele alınabilir. Akademi, gençlik, LGBTİ’ler, doğa ve yaşam savunucuları baskılara rağmen seslerini yükseltmeye çalışıyor. Kürt halkı tüm baskılara ve siyasi iradelerinin tasfiye edilmeye çalışılmasına rağmen, HDP kongresinde ve Newroz’da faşizmin dayatmalarına, savaşa karşı bir kez daha kitlesel bir şekilde tavrını sergiledi. Aleviler ve seküler yaşam tarzını benimseyen kesimler laiklik talebinden zerrece geri adım atmıyor.

Sol muhalefet ve konjonktür

Sol muhalefet; faşizmin yükselişinin ancak açık, demokratik, fiili, meşru ve kitlesel mücadele zemininde faşizme karşı birleşik cephenin örülmesiyle durdurulabileceği konusunda genel bir anlayış birliği içinde. Ayrıca şunu belirtmek gerekir ki sol yapılar arasında dayanışmacı ruh, ortak faaliyet kültürü, farklılıklara rağmen asgari müştereklerde buluşma tutumu azımsanmayacak düzeydedir. Peki neden ortak cephe örülemiyor? Her kesimin, muhalefetteki her bireyin sorduğu en kritik ve pratikte henüz yeterince yanıtlanamayan soru budur.

Konjonktürel olarak gerekçeler ortadadır: Küresel sermayenin artan krizine bağlı olarak dünya ölçeğinde sağ, muhafazakâr, milliyetçi yönetimlerin güç kazanması. Yine aynı gerekçeyle dünya dengeleri ekonomik, siyasi, sosyolojik, ekolojik krizler nedeniyle sarsıntılara maruz kalıyor. Ortadoğu’da sıcak savaş, ticaret savaşları, nükleer tehditler, bunun sonucu olarak ABD-AB-Rusya merkezli soğuk savaş dalgalarının yayılmaya başlaması gerilim hattının derinliğini gösteriyor. Bu tabloyu nesnel olarak arkasına alan Saraylı AKP, devlet partisi olma yolunda bir hayli yol alarak rejim değişikliğini dayatıyor. Devlet kurumlarını ele geçirmiş olması; yanlış politikalara ve kitlelerin önemli bir bölümünün memnuniyetsizliğine rağmen iktidarda kalmasını sağlayan önemli etmendir. İktidar otoriter hatta totaliter rejim dayatma cüretini buradan almaktadır.

Siyaset doğası gereği nesnel koşullardan önemli oranda etkilenir. Ancak solun ve muhalefetin bu nesnel koşulların arkasına saklanma lüksü yoktur. Zira aynı dönem ve mekânda faşist rejim dayatmasına karşı birçok direniş odağının mevcut olduğunu, her fırsatta bir çıkışı zorlamaya çalıştığını da görüyoruz. Sol muhalefetin önemli bir bölümü bu potansiyeli harekete geçirme yol ve yöntemlerini samimice aramaktadır. Buna rağmen yeterince keşif yapamadığı, yeterince yaratıcı olamadığı, Türkiye realitesinin kimi derin sorunlarıyla yeterince yüzleşemediği ortadadır.

Seçimleri ve meclisi boykot bir seçenek midir?

Kitleler nezdinde azımsanmayacak düzeyde bir kesim Meclis’in işlevsiz olduğunu, HDP milletvekillerinin cezaevlerinde rehin alındığını, HDP’nin kriminalize edildiğini, ana muhalefet partisi konumundaki CHP’ye siyaset yaptırılmadığını, seçimlerin hileler furyası ile iktidar tarafından kazanılacağını, bu nedenle seçimleri ve Meclis çalışmalarını boykot etmek gerektiğini ifade ediyor. Bu yaklaşımın gerekçelerini tek tek değerlendirdiğimizde oldukça önemli noktalara değindiğini görebiliyoruz. Ancak buna rağmen boykot seçeneğini şimdilik dondurarak diğer seçeneklere yoğunlaşmak elzem görünüyor. Boykot beklentisi olanlar doğal olarak bu işin başını HDP ve CHP’nin çekmesini bekliyor. Dolayısıyla iki parti de “neden boykot değil, seçim” dediklerini bu kesime yeterince anlatabilmeli, her yönüyle bir sağlama yaparak sunabilmelidir.

Arayış ışığında seçimler/ittifaklar

Sol, seçimlere giderken ‘Faşist rejim dayatmasına karşı bir çıkış noktası yakalanabilir mi?’ sorusuna da yoğunlaşıyor. Seçimler kitlelerin politizasyonunun yüksek olduğu dönemlerdir. Hele de olağanüstü koşullarda olağanüstü bir seçime giderken kitlelerin algılarının daha açık olacağını tahmin edebiliriz. Bu nedenle bu süreci her anlamda değerlendirmek oldukça önemlidir.

Önümüzdeki üç seçimin de sopalı/hileli seçim olacağı aşikâr. Anket sonuçları hile ve hurdanın iktidara seçim kazandıramayacağını söylemeye devam ederse seçimin gerçekleşmesi bile şüpheli hale gelebilir. Meseleye sıradan bir seçim olarak bakmak, olağan koşullardaymışız gibi değerlendirmek yenilgiyi baştan kabullenmektir. CHP’nin içindeki bir kesimi ayırırsak muhalefetin bu anlamdaki okuması yanlış değildir. O halde bu sürece hazırlık da olağan dışı olmalıdır. Sokakta örülerek vücut bulacak mücadele olmaksızın seçim dâhil başarı şansımız yoktur. Seçimlerde en kritik mesele OHAL koşullarında ve mevcut seçim yasasıyla beraber iktidarın başvuracağı hileler ise buna karşın seçim güvenliği büyük önem arz edecektir. Bunun için yüksek halk örgütlülüğü, kitle seferberliği şarttır. Bu da sadece seçim odaklı olmayan bir hazırlıkla mümkündür.

İkinci aşamada muhalefetin sunacağı deklarasyonlar önem arz eder. Muhalefet partileri/odakları Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kendi adaylarıyla katılacaklarını açıklıyor. Mevcut koşullar ve seçim tekniği açısından bakılırsa doğru bir karardır. İkinci tura kalma olasılığı yüksek olan bu seçimde ikinci tur çok önemli olacaktır. İktidarın adayı karşısında yarışacak adayın, her kesim tarafından desteklenebilmesi için geniş bir hitap alanına sahip olması şart. Alışılagelenin dışında salt sağ/muhafazakâr/milliyetçi oylar hedeflenmemeli; sol, sosyalist seçmen ve Kürt halkı da gözetilmelidir. Muhalefetin önünde çok zor olan bu düğümü çözme gibi bir zaruriyet var.

Bu zaruriyet kendini şimdiden dayatmaktadır ki bunun yolları daha çok gecikmeden döşenmelidir. Bu anlamıyla “ilkeler mutabakatı” gerçek bir toplumsal mutabakat olabilmelidir. Muhalefetteki her odak kendi deklarasyonunda açıkça; başkanlık sisteminin yetkilerinden vazgeçmeyi, halkın egemenlik hakkını kazanmasını, esaslı bir kuvvetler ayrılığı ilkesinin benimsenmesini, OHAL’in ve KHK’ların yarattığı mağduriyetlerin giderilmesini, eşit vatandaşlık temelinde demokratik katılımcılığı içermelidir. Bu, kitlelerin yüksek örgütlülüğü ve mobilizasyonunun da sağlanmasına büyük katkı sunacaktır.

Seçimlere giderken “Hayır” cenahını aşan hayırlı ittifakların önü açılabilmeli, bununla ilgili argümanlar geliştirilebilmelidir. Hayır cenahının ortak refleksi en yalın haliyle “Tek adam rejimine hayır”dı. 16 Nisan referandumunun hileyle iktidar lehine sonuçlanmasından bir ders çıkarmak durumundayız. Seçim güvenliği, seçim adaleti, temiz-OHAL’siz-demokratik seçim; “Hayır” diyenler başta olmak üzere, “Evet” oyu kullanmış ama kalbi adaletten ve özgürlükten yana olanların ortak kaygısı olabilmeli. Bu yaklaşımın güçlenebilmesi için “hayır”da buluşan unsurların kararlı ama esnek çabaları şarttır.

HDP’siz olmaz

Ulusal soruna yaklaşım ışığında Kürt sorununu değerlendirme ve buna göre siyasal konumlanma meselesi, soldaki boşluklar, solun HDP ve CHP dışında seçenek arayışı başka bir yazının konusu olabilir. Burada Türkiye’nin 2018-2019 kavşağında HDP’ye yaklaşımın altını çizecek olursak, solun bir kesiminin HDP ile mesafe koyarak bu süreci yürütmek istediğini belirtmeliyiz. Ana muhalefet partisi de merkezi olarak benzer tavır içinde. Meclis’in üçüncü partisi olarak halkın iradesini temsil eden bir siyasi oluşumu görmezden gelmek, 2019’a giden süreci baştan kaybetmek anlamına gelir. Bu tavır aynı zamanda bilerek ya da bilmeyerek HDP’nin kriminalize edilmesine destek vermek demektir. Kendini muhalefette addeden bütün kesimlerin gerekçeleri farklılık arz etse de (tek adam rejimini geriletmek, ülkenin demokratikleşmesi için adım atmak, yerel/genel/Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmak) bu gerçeklikle yüzleşmesi şarttır. Bu anlamıyla özellikle sosyalist solun HDP mesafesi anlaşılabilir değildir. CHP’li kimi siyasi temsilcilerin bireysel çabaları değerli olmakla beraber kurumsal mesafeyi sürdürmek, geleneksel devlet yapısının müdavimi refleksleriyle davranmak Türkiye’nin demokratikleşmesine tarihsel olarak bir katkı sağlamadığı gibi bu dönemde de bir katkı sağlamayacaktır. Dönem; telaşsız ama acil bir biçimde, ezberlerimizi bozarak, ortaklaşılabilecek ilkeler ışığında yeni zeminlere el uzatma dönemidir.

Siyasi Haber

Tags: , , , , , , , ,


About the Author



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑