Kürdistan

Published on Haziran 11th, 2018 | by Avrupa Forum 3

0

200. yılında Marx, Kürtlere ne söyleyebilir? – Mihemedê Êli

Araştırmacı-yazar, avukat Fırat Aydınkaya Kürt toplumunda Marksizm’in tarihini anlattı. Aydınkaya, “Günümüz Kürt toplumunu ele aldığımızda Marx bize ne söyleyebilir?”sorusuna şu yanıtı veriyor: “Başka hiçbir şey için olmasa bile Marx, sırf bize ezilmişliğin kader olmadığını yine yeniden söyleyebildiği için kıymetli. İkincisi ise Marx’ın kıymeti onun her halükarda alternatif üretebilmeyi becerebilmesinde ve süreçlere müdahale edebilme yeteneğinde aranmalı.”

DUVAR – Araştırmacı, yazar ve avukat Fırat Aydınkaya’ya göre Kürt tarihindeki sosyalist öğreti 19. yüzyılın sonlarına tarihlendirilebilir. Hatta başlangıçta ‘Kürt okumuşlar Marksist düşünceyi Ermeni mülkü olarak görüp uzak durmuş olabilirler’.

Öte yandan Marx’ın kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde incelediği üç modelin Kürt toplumu ile pek az benzeşmesi de bir sorun. Çünkü Aydınkaya Kürt toplumunun içsel yapısının ne Germen, ne Asyatik ne de Roma toplumlarıyla benzeşmediğini ifade ediyor.

Aydınkaya ile Marksizmin Kürdistan’a girişinin tarihsel çerçevesini ve Marx’ın 200. doğum günü vesilesiyle Kürt tarihindeki sosyalist öğretiyi konuştuk.

Marx’ın 200. doğum günü vesilesiyle sizinle Kürt tarihindeki sosyalist öğreti üzerine konuşalım istedik. Sosyalizmin Kürt coğrafyasına girişi ile ilgili konuşalım öncelikle. Bunun ilk tarihi üzerine neler söylenebilir?

Öncelikle Marksizmin Kürdistan’a girişinin 19. yüzyılın sonlarına denk geldiğini tespit etmemiz gerek. Bu, diğer coğrafyalara nazaran çok erken bir tarih aslında. Yine sosyalist ütopyayı Kürt coğrafyasına ilk getirenlerin esasen Kürt olmaması dikkat çekicidir mesela. Başka bir deyişle sosyalist düşünceyi buraya ilk getirenler Ermeni devrimcilerdi. Yüzyılın sonlarına doğru Ermeni öğrenci aktivistler, Avrupa devrimleri ile Rusya’daki sosyalist fikirleri yerinde deneyimleyip soluğu Van, Bitlis ve Erzurum’da aldılar.

Peki bu durumu nasıl anlamak ve yorumlamak gerekir?

Sosyalizmin daha başlangıçta hiç değilse Kürt egemenlerinin kavgalı olduğu bir halkın çocukları eliyle buraya taşınmasında belli bir önyargıya konu olması mümkün. Daha başta sosyalist düşüncenin esas Sünni Kürt kitlesinin hiç de hoşlanmadığı bir kapıdan içeri girmesinin sorun olarak görülmüş olması muhakkak. Zira genel olarak bu sırada Kürtlerin, Halidi Şeyhlerin domine ettiği Sünni bir doktrinle yeniden İslamileşerek daha çok muhafazakarlaştığı, temellük ettikleri Sünni teolojinin etkisiyle daha anti modern, daha anti ideoloji ve daha anti Ermeni bir hava soludukları açık. Bu sıralarda Kürtler adına söz söyleyenlerle, Ermeni temsilciler arasında açık bir siyasi, iktisadi ve statüsel rekabetin varlığı da malum. İlaveten Ermeni devrimcilerin ana aksı, sosyalist teoriyi ulusal düşüncelerle masseden bir pratik. Bu sebeplerle Kürt okumuşların genel olarak Marksist düşünceyi “Ermenilerin mülkü” olarak görüp daha başlangıçta ona belli bir rezerv koyduklarını iddia etmek mümkün.

Yüzyılın başında Kürtler adına hareket etme iddiasındaki Kürt hareketlerinin/aydınlarının bakışı nasıldı peki?

Bahsettiğiniz kesimler sosyalizme neredeyse tamamen biganeydi. Okumuşların önemli bir kısmı sosyalizmi asgari düzeyde bile bilmiyordu, bilenler de değişik nedenlerle bu fikirleri aşırı ve uygulanamaz buluyordu. A. Rahman Bedirhan mesela 6. sayıdan itibaren Kürdistan gazetesinin direktörüydü, fakat onun muhalifliğine yön veren esas amil görece liberal fikirleriydi. Jön Türklerin kongresine katıldığında Ermeni sosyalist örgütleriyle yan yana durmaktan kaçınmıştı örneğin. Daha sonra bu duruşundan geri adım atsa da onu Ermeni örgütlere yaklaştıran şey sosyalist fikirler değil, Abdülhamit karşıtlığıydı. A. Cevdet, batıdaki sosyalist düşüncenin gelişimine tamamen vakıf olan nadir Kürt aydınlarından biriydi mesela. Buna rağmen Marksizme hem usulden hem esastan karşıydı. Ona göre Marksizmin devrimci yöntemi kaba ve aşırıydı, büyük oranda insan fıtratını zorlayan bir ideoloji olarak gördüğü komünizme esastan da karşıydı. İshak Sukuti’yi de bu minvalde sayabiliriz.

Peki bu dönemlerdeki Kürt matbuat geleneğinin sosyalist geleneğe bakışı nasıldı?

Kürt matbuat tarihinde her ne kadar sosyalist temalı olmasa bile Kürt hamallarını konu edinen ilk yazının 1918 yılında Jin gazetesinde neşredilmesi önemli. Yazının basıldığı süreçlerde Kürtlerin gözü Ekim Devrimi’nde değildi, Ruslar baş düşmandı bu dönemde zira. Bu sebeple hem Osmanlının son demlerinde hem de erken Cumhuriyet dönemlerinde Kürt muhalefeti, sosyalist harekete mesafeliydi açıkça. Oysa Lenin’in, “Kendi kaderini tayin hakkı” meselesinde ve sömürgecilik konularında öne sürdüğü tezlerin, Kürt hareketinin ideolojik ateşine benzin dökme ihtimali barizdi. Buna rağmen Kürtlerin gözü Lenin ve arkadaşlarında değil, Wilson’gillerdeydi. Bu arada Hoybun geleneğinin sosyalist öğretiye neredeyse tamamen uzak kalması da dikkat çekiciydi.

Hoybun’un sosyalist harekete olan alerjisi nereden kaynaklanıyordu?

Bu dönemde sosyalist fikirlere aşina olan Kürt okumuşlarının Hoybun’a liderlik etmesi ilgi çekici olsa da bunun bir etkisi olmadı. Bedirhan kardeşler, Cemilpaşazadeler Avrupadaki tedrisatlarında sosyalizm düşüncesini yakinen tanımıştı. Buna rağmen sosyalist düşüncenin ilgilerini çekmemiş olmasını, Hoybun’u oluşturan elitlerin aristokratik geleneklerinde aramalı. Birçoğu aşiret reisi, hanedan mensubuydu zira. Buna ilaveten sosyalist blokun karşısında yer alan İngiliz-Fransız kampının denetimindeki Suriye’de faaliyet göstermelerinin dezavantajını yaşadıkları da bir gerçekti. Siyaseten sosyalist düşüne bulaşmanın kendileri için maliyetli olacağını farkındaydılar.

Ama yine de bu tavrın istisnaları vardı, bildiğimiz kadarıyla…

Evet, bir istisna olarak hakkını yemeyelim, Celadet A. Bedirhan’ın sonradan çıkardığı Ronahi dergisi savaş boyunca Sovyet sosyalizmine, ordiya sor’a sempati besleyen yayınlar yapabilmişti. Fakat burada esas bahsedilmeye değer belki de tek kişi Seydaye Cegerxwin. Seyda hem sınıfsal olarak emekçi reayalar gibi dramatik bir yoksulluk çilesi çekmişti, hem de Kürt aristokrasisinin içsel çelişkilerini içeriden görmüştü. Kürtler arasında sosyalist fikriyatı söylemsel ve sistematik düzeyde savunan ilk şahsiyetlerden biridir Seyda. O kadar ki, Marksizme messiyanik seküler bir din payesi veriyordu. Marksizm sadece işçileri değil Kürdistan’ı da kur(t)acaktı ona göre. Fakat onun paradoksu galiba dönemin Marksizminin de genel paradoksuydu. Hem sosyalist ütopyayı benimsemek hem de aynı anda Kürdistan davasını gütmek dönem itibariyle ağır bir yüktü. İşin ilginç yanı Kürdistan’ın bir başka izole bölgesinde hem Kürt hem sosyalist olan bir çevre beliriyordu.

Hem Kürt mücadelesi yürütüp hem Marksist kalmak veya hem İslamcı kalıp hem Kürt davası yürütmek neden Kürt okumuşlarının aşamadığı bir paradoks acaba?

Aslında aşanlar vardı. Kafkasya’daki Kürt cemaatlerinden bahsediyorum. Bu cemaatler de Stalinizm’in ağır baskısı sonucu bu ikilemle çokça mücadele etmek zorunda kaldı aslında ama bunu aşmayı becerdiler. Kafkasya’daki Kürt mücadelesinin bağrında hem sınıfsal olarak hem de ulusal kimlik bakımından double ezilmişliğe karşı koymayı akıl eden bir devrimci damarın tohumları atıldı bu dönemde.

Araştırmacılar genelde Rojava’daki kültürel Rönesans’ın peşine düştüğü için bu değerli devrimci damar hep ikinci planda kalıyor. Sınıfsal bağlamda Rojava Rönesans’ı bir noktaya kadar Kürt egemen sınıfların modere ettiği bir uyanış olduğu için Kürtlerin içindeki sınıf mücadelesini erteleyen bir dinamiğe sahip. Fakat Kafkasya’daki Rönesans tersine Kürt emekçi kesimlerinin örgütlediği bir hareket olduğu için Kürt toplumu içindeki sınıf mücadelesini de sorunsallaştıran bir gelenek.

Bu dönemi konuşurken Said Nursi için de bir parantez açmak gerekebilir sanırız. Nursi, genelde anti-komünist söylem ve tavırları ile bilinse de hayatının dönüm noktalarının birinde sosyalist düşünceye de el atmış görünüyor, ne dersiniz?

Evet, haklısınız. Ortodoks Nurculara bakarsanız Nursi’nin iflah olmaz bir anti-Komünist olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Fakat 1920’lerin başında Nursi dönem itibariyle ilginç bir şey yaparak sosyalizm ile İslam’ı belli noktalarda masseden bir teori tutturmuştu.

“Sosyalizmin büyük bir kısmı malımız ve hakkımız” diyerek sol-İslamın ideolojik temellerine selam çakıyordu. Bu dönemdeki emek vurgusu, emek-sermaye çelişkisini vülgarize eden tutumu, kapitalizm karşıtı olmasa bile kapitalizm eleştirisi içeren bir tonaliteye sahipti. Haliyle bazı açılardan sol ilahiyatın öncülerinden biri bile sayılabilir. Fakat daha sonraki hayatında bir daha bu bahsi hiç açmadığını ve neredeyse bütün söylediklerini geri alma noktasına gelerek sert bir anti-komünist söyleme abandığını da unutmamak lazım.

KÜRT TOPLUMUNDA SINIF MESELESİ

Fırat Aydınkaya

Tarihi olandan teorik olana geçelim arzu ederseniz. Kürt toplumunun geleneksel üretim süreci ve sınıfsal yapısı ile ilgili ne söylemek istersiniz?

Kürt toplumunda sınıf meselesini konuşmak için doğal olarak iktisadi süreçler üzerine konuşmak lazım. Marx’ın da altını çizdiği gibi genel manada bir soyutlamadır üretim. Şimdiye dek Kürdistan’da iktisat meselesini konu alan bir soyutlamanın, müstakil teorik bir çalışmanın olmaması ciddi bir eksiklik. Kasımlo’nun doktora tezini, Öcalan’ın doğal toplum kuramını saymazsak şimdiye dek cari iktisat modelleri ile ilgili neredeyse hiç kimsenin eline kalem almaması ilginç. Kürt toplumuna mündemiç iktisadi koşulları Marx üzerinden konuşabiliriz şüphesiz. Kasımlo da Öcalan da bunu yapıyor aslında. Kasımlo, Marksist anlatının, Asya üretim tarzını İran Kürdistan’ına gayet iyi uyarlasa da tam da bu şablona uydurmak uğruna Kürt toplumunun özgün taraflarını ya görmezden geliyor ya da kesip biçmek zorunda kalıyor.

Marx’a dönersek, Marx Kürt toplumunun iktisadi, sosyal yapıları hakkında bize nasıl yardımcı olabilir?

Bunun için Grundrise bize iyi bir çerçeve sunabilir kanaatindeyim. Kapitalist Üretim Öncesi Biçimler pasajı mesela, Kürt tarihini, sosyolojisini ve iktisadını anlamak için bize iyi bir çerçeve sunuyor. Söz gelimi Marx’ın, Slav, Kelt ve Hindistan toplumuna gönderme yapıp ortaklaşa mülkiyet meselesini soruşturması Kürt aşiret formu için üzerine düşünülmesi gereken bir fikir. Tezindeki “birey, üretim ve cemaat” triosu aşiretin şifresini çözmemiz için iyi bir kaynak. Kürt aşiretlerini doğuran üretim süreçlerini buralarda aradığımızda Marx bize özgün fikirler sunuyor hâlâ. Ki bu aşiret formunun Kürd halkı için Mısır tanrısı Anubis gibi hem can verip hem can alan bir paradoksa sebebiyet verdiği açık. Bu manada Marx’tan ödünç bir kavram alarak Kürt aşiretleri için “tüketken üretim” kavramını kullanabiliriz.

Tüketken üretimden kastınız tam olarak nedir, biraz daha açabilir misiniz?

Elbette. Göçebe Kürt pastoralizminin “toprak-sürü” üzerine temellenen kolektif bir üretimle yol aldığı biliniyor. Burada yine Marx’a müracaatla uzun bir süre, göçebe Kürtlerin mülk edindikleri ve yeniden ürettikleri şeyin toprak değil sürü olduğunu görüyoruz. Bu şekilde Kürt göçebeliğinin belirgin karakteri olarak onun sürekli seyrüsefer halinde olmasını kayda alabiliriz. Bu durumun Kürt toplumunun yerleşik kurumsal/ulusal birlik olmasına mani olurken öbür yanda asimilasyonist politikalara karşı da bir aşı görevi gördüğü ortada. Hawar dergisindeki C.A. Bedirhan’ın aşiret övgüsünün altında yatan gerçek de budur esasen. Köleliğin Kürt toplumunda geç bir tarihte görülmesi veya kurumsallaşmamasını da buna bağlayabiliriz belki de. Fakat tüm bunları sistematize etmek için karşımıza çıkacak kritik kavram feodalizm.

Feodalizm meselesine siz nasıl bakıyorsunuz?

Bu konuda Bloch’un hakemliğine güveniyorum. Ki ona bakılırsa feodalizm değil feodalizmlerden bahsetmek daha doğru görünüyor. Ona göre bütün Avrupa toplumları aynı anda feodalizm bataklığına sürüklenmemişti örneğin. Fakat zaten tarihsel olarak Avrupa feodalizmi derken aklımıza Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte Germen askeri şeflerinin Batı’yı istila edip, köylüleri serfleştirmesi ve derebeylik düzenini kurması geliyor. Buraya hükümran olan kuralların Alman aşiret düzeninden türetildiği de aşikar. Hal böyle olunca, bu tarz klasik feodalizm ile Kürt feodalizmi arasındaki farkın derinliğini de tahmin edebiliyoruz. Esasen Öcalan da Kasımlo da Kürt coğrafyasındaki feodalizmin a/tipik feodalizm olduğunu kabul ediyor. Burada önemli olan artık Kürdistan’ın nasıl bir feodal yapı arz ettiği meselesi.

Sizce nasıl bir fark var o halde?

Kürdistan’daki cari feodalizmin Germen topluluklarının ürettiği klasik bir feodalizm olmadığı açık. Fakat bir ayrım yapmak gerekebilir burada. Kürt göçebelerinin domine ettiği toplumsal yapı ile yerleşik Kürt gruplarının ürettiği yapılarda açık bir farklılık görülüyor. Tarımla hemhal Kürtler daha çok Ermeni feodalitesini andıran bir yapıya bağlıydılar. Bu sebeple bu kesimin yaşadığı feodalizm daha kitabi ve daha sahiciydi. Ama aynı şeyi göçebe Kürtler için söylemek zor.

Peki bu tarz bir ayrım neden önemli?

Bu ayrım esasında Kürt toplumunun iktisadi ve sosyal yapısı ile bağlantılı olduğu için önemli. Marx’ın burada bize katkı yapacağı kritik şey göçebe toplum dünyasında “sürü” ve “toprak” diyalektiğine dair yaklaşımı. Göçebe toplumları analiz eden sosyologlar daha çok “toprak” meselesine eğilirken, Marx’ın “sürü” olgusunu kadraja alması önemli. Burada “sürü” üzerinden mülkiyetin geçiciliği veya süreksizliği karşımıza çıkar ki, bu göçebe toplumlarının iç dünyasını anlamak açısından kritik. Geldiğimiz noktada Ziya Gökalp’i da anmamız gerek. Her ne kadar esin kaynağı Durkheim olsa da ve yine her ne kadar asimilasyonist fabrikatörler için hazırlasa da “Kürt Aşiretleri Üzerinde Tetkikler” çalışması Kürt sosyolojisi için hâlâ vazgeçilmez bir çalışma. Onun da sürü ve geçiciliğe vurgu yapması ilgi çekici.

Marx’tan devam edersek onun teorisi bağlamında Kürt toplumunu ne şekilde analiz edebiliriz?

Marx’ın, göçebe toplumları ele alırken çoğunlukla kuramını haklılaştırmak bağlamında bu konuyu araçsallaştırması işimizi kısmen zorlaştırıyor. Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde incelediği üç modelin Kürt toplumu ile pek az benzeşmesi bir başka sorun. Kürt toplumunun içsel yapısı ne Germen, ne Asyatik ne de Roma toplumlarıyla benzeşiyor. Fakat yine de bir başka noktadan göçebe pastoralizmi ile bu pastoralizmin ileri aşaması olan toplum yapısı arasındaki gerilim için Marx’tan yararlanabiliriz.

Göçebe olan ile yerleşik olan arasındaki gerilimden bahsediyorsunuz galiba.

Evet, ama bizi bekleyen çifte bir gerilim var burada. Bir tanesi Kürt toplumundaki içsel gerilim diğeri ise Kürtlerle Ermeniler arasındaki gerilim. Burada Marx’ın Polonya toplumu için söylediği şey işimize yarayabilir. Ona göre Polonya toplumunun iktisadi geriliğinde rol oynayan şey “etnik ikilik” değil, iktisadi alt yapı problemleriydi. Marx’ın Polonya toplumu için tespit ettiği şeyin tam tersi Kürt toplumu için geçerliydi oysa. Hiç değilse 19. yy itibariyle tipik bir etnik ikiliğin yıkıcı bir etki doğurduğu açık. Kürtler ve Ermeniler her ne kadar uzun süre melez iktisadi üretim koşullarında bir araya gelse de zamanla Ermenilerin tarım, toprak, zanaat ve ticaret burjuvaziliğiyle zenginleşmesi, bunun karşısında Kürt göçebelerin yerleşik hayata geçme temayülleri başta toprak ve tarım alanları olmak üzere iktisadi süreçlerde ciddi gerilimlere yol açıyordu.

İki halkın arasına giren şiddet meselesinden bahsediyorsunuz galiba.

Evet, talan meselesi hem kritik hem de yıkıcı bir mesele olarak karşımıza çıkar. Marx’ın bu konudaki görüşleri hakikaten oldukça kreatif. Ona göre istilacı göçebe unsurlar, boyun eğdirdiklerini ya kendi üretim tarzına bağımlı kılar, ya eski tarza karışmaksızın haraç almakla yetinir ya da karşılıklı bir etkileşimle yeni bir senteze sebebiyet veriyordu.

Kürt toplumunda hangisi geçerliydi size göre?

Bana öyle görünüyor ki Celali İsyanları süreci ve sonrasında önemli oranda Kürt göçebeleri – ki ben bunlara ilk dalga yerleşimciler diyorum- kuzeye ve kuzey batıya yönelerek yerleşik hayata dahil oldu. Bu yerleşik hayata geçme temayülü kısmen sancılı olsa da hem Ermeni yerleşimciler hem de Kürt yerleşimcileri ile belli noktalarda uzlaşma sağlayarak Marx’ın üçüncü ihtimalde bahsettiği bir sentez çıktı ortaya. Bu sentezin Kürtler lehine dönüştürücü etkisi var görünüyor. Ermenilerin önemli ölçüde Kürtçe bilmesi, Türkmen kökenli Tırkan ve Karakeçi aşiretlerinin Kürtleşmesinin bu dönüşümle bağlantısı var sanıyorum. Ziya Gökalp’in Kürt aşiretlerinin dönüştürme cazibesine karşı müteyakkız olması da bu yüzden. İkinci dalga yerleşimcilerin ise 19.yy ortalarında devletin sertlik politikaları sebebiyle biraz da mecburen yerleşik hayata dahil olduğunu görüyoruz. Bunlar yerleştikleri bölgelerdeki Kürt ve Ermenilerle sentez yapmak yerine Marx’ın ikinci ihtimalde bahsettiği haraç alma işine girişti. Son olarak Kürt göçebelerin gittikleri yere kendi üretim tarzını dayatmadığını not edelim.

GÖÇEBE – YERLEŞİK KAVGASI

Kürt toplumundaki bu transformasyonun başka nasıl yansımaları vardı peki?

Kürt toplumundaki geleneksel toplumsal hiyerarşi de bundan nasibini aldı şüphesiz. Göçebeler, ova Kürtlerini küçümserken, ova Kürtleri dağlı Kürtleri Kurmance reş diyerek aşağılıyordu örneğin. Fakat bu ön yargılara rağmen yerleşik Kürtler, göçebe Kürtlerin artı emeğine konarak bu ilişkiden kârlı çıkıyordu her seferinde. Ne var ki burada önemli bir soruna geliyoruz. Bilhassa Macar, Moğol vb. toplumlarında görülen göçebeliğin, yerleşik toplum tarafından eritilmesi, yutulması sürecinin Kürt toplumunda kolayca yaşanmamasının bir anlamı olmalı herhalde.

Feodalizm bahsinde devam edersek, Kürt feodalizminin diğer komşu feodalizmler ile olan benzerliği hakkında ne söylenebilir?

Evet, aynı coğrafyada yaşadıkları halde Türk feodalizmi, Ermeni feodalizmi ile Kürt feodalizmi arasında ciddi yapısal farklar söz konusu. Ermeni feodalizminin ulusal karakteri baskındı mesela, bunda Ermenice alfabenin olmasının özel bir anlamı var şüphesiz. Yine Ermeni feodalitesinin kurumsal mantığı hayli güçlüydü. Buna rağmen Ermeni köylüleri, Celali İsyanları’na kadar Kürt köylüleri kadar özgürlerdi.

Fakat Celali İsyanları’nda Ermeni köylerinin yakılıp yıkılması yüzünden Ermeni özgür köylü geleneğinin Sason, Zeytun ve Dersim gibi birkaç mıntıka haricinde neredeyse bittiğini görüyoruz. Ermeni özgür köylülüğün bitmesiyle birlikte Ermenilerin “özgürlük alanları” ticaret üzerinden şehirlere kaydı, merkezileşti, modernleşti. Celali İsyanları’nın bastırılmasının yarattığı travmalara rağmen, feodal dönem boyunca Avrupa’da görülen köylü ayaklanmalarının ne Kürtlerde ne de Ermenilerde görülmemesinin bir anlamı olmalı. Yine de 19 yy. Kürt isyanlarını bir ölçüde köylü isyanları olarak görmek mümkün sanıyorum.

Özgürlük alanlarını korumak diye tanımadığını mesele önemli bir konu. Özgür Kürt köylüsü baskıya uğradığında kendisini nasıl korudu peki bu durumda?

Demin söylediğim gibi, Ermeni özgür köylülerin daha merkezi lokasyonlarda toplanmasıyla Ermenilerin özgürlük üssü şehirlere kaydı böylece. Dikkat ederseniz 19. yy boyunca Ermeni hareketi şehirden köye doğru bir kavis izledi bu sayede. Kürtlerdeki özgür köylülük geleneği ise 19. yy boyunca sistematik olarak ortadan kaldırılmaya başlandığında Kürtler, Ermeniler gibi şehirlere değil dağlara sığınmak zorunda kaldı. Dağların engin yamaçlarına çıkıp buralarda özgürlüklerini korumaya çabaladılar, çünkü burada devlet de yoktu kanun da. Biz özgür olmak için yasalara uyarız diyen Cicero’nun tam tersi duygulara sahipti Kürt köylüleri. Bu durum elbette aleyhlerine oldu, hem geç modernleştiler hem ulusal bir hareketi domine eden orta sınıflaşmadan oldular, hem de iletişim gibi önemli bir ideolojik nosyondan yoksun kaldılar. Kürtlerde dağ özgürlüğü şehir ise teslim olmayı simgeler bu yüzden. Jin dergisinde yayımlanan bir şiir “Bajarino, Finosorno!” diyerek şehir ehli Kürtleri alaya alıyordu mesela.

Feodalizm tartışmasına geri dönersek eğer, “Kürdistan tipik bir feodal toplum yapısına sahip değildir” diyorsunuz. Hangi açılardan farklı, bunu biraz açar mısınız?

Kürt feodalizminin ayırt edici özelliğinden birisi özgür köylülük geleneğini canlı tutması olduğunu iddia ediyorum. “Özgür köylü” toplumlarını muhafaza edebilen Anglo-Sakson veya İskandinav toplumlarının ürettiği a/tipik feodalizmi de aşan bir ruh, bu bahsettiğim. Zira Kürt toplumunda bazı açılardan feodalizme direnen, feodal sınıfa kafa tutan bir köylü pratiği söz konusuydu. Tam da bu direnme ahlakı onları özgür kılıyordu. Öcalan’ın “doğal toplum esintileri” olarak kodladığı bu damar Avrupai anlamda yaşanabilecek “senyör-serf” antagonizmasını da yumuşatıyordu bir bakıma.

Avrupa halklarında feodal sınıflara dediğiniz manada direnen kesimler var mıydı?

Feodal sınıfa kafa tutan bir kesim neredeyse sadece İsviçre köylüleriydi, ki kantonal sistemlerinin özgürlükçü ruhunu buralarda aramak lazım. Bloch’a göre ise freeman yani İngiltere’deki özgür serflerin, soylu sınıfın lehine sayıları o kadar artmıştı ki bir noktadan sonra bu genişlik sayesinde bir tür freeman oligarşisi oluşmuştu. Tam da anlatmaya çalıştığıma benzer bir durum. Bütün bu tartışmayı toparlarsak Mem u Zin’de dizeleştiği üzere Mem’i özgür Kürt köylüsünün mirlere başkaldırışı bağlamında Mir Zeyneddin’in tutsağı olarak göremez miyiz? Mem bir freeman olamaz mı? Ve dahi Mem’i kurtarmak için bağlı oldukları Mir Zeyneddin’e meydan okuyan Tajdin ve Çeko’yu, Kürt vassalları olarak özgür Kürt köylüsüyle dayanışma içinde okumak çok mu abartılı bir okuma? Bunu feodalizm nostaljisi için söylemiyorum elbette, Kürt toplumundaki direngen ruhun ve özgürlükçü damarın kökenleri bağlamında söylüyorum bunu.

Siz özgür köylülüğe vurgu yaptınız ama öbür yandan Kürt toplumunda kölelik de söz konusuydu, bunu nereye koyuyorsunuz?

Kürt toplumu Ortaçağ boyunca tipik köleci bir toplum değildi aslında. Öyle ya, köle kullanmak için, köle emeğini gerektiren iktisadi üretim şekilleri olmalıydı. Bana öyle geliyor ki, tıpkı linguistik anlamda xulam kelimesinin Farsça dil grubundan gelmesi gibi kurum olarak da köleliği Farslardan öğrenmişti Kürtler. Burada belirleyici olan şey kuşkusuz hakim üretim tarzı ve araçlarıyla ilgili bir mesele. Esasen göçebe üretim ilişkilerinde kölelik pek işlevsel değildi, fakat aynı şeyi yerleşik Kürt toplumu için söyleyemeyiz. Xulamı, Kürt egemen sınıfları ya satın alıyordu değişik pazarlardan ya kendilerine hediye ediliyordu ya da yaptıkları talan seferlerinden el koyduğu insanları bu statüye zorluyorlardı. Özellikle de Müslüman olmayan halklardan devşiriyorlardı köleleri. Bilhassa Bedirhan’ın Nasturileri katlettikten sonra Musul pazarları köle kaynamaktaydı. E. Xani de eserinde xulama atıf yapar mesela. Rom u Ereb u Ecem bi temami/ Hemiyan ji me re dikir xulami dizesi ekonomi-politik bir bağlama sahip olsa da belli bir statüye işaret ettiği açıktı. Bununla birlikte Kürtlerde emeğin tarihi de umuyorum ki bir gün yazılır.

KÜRTLERDE EMEĞİN TARİHİ

Kürt toplumundaki emeğin tarihine dair kısaca ne söylenebilir?

Demin kısmen değindim aslında. Hayvancılıkla uğraşan Kürtler kategorisinde çobanlık kurumundan bahsedilebilir mesela. Bir de sürünün sahiplerinin özel işlerini gören emekçiler vardı. Tarımla hemhal olan Kürtler ise toprağa bağlı bir üretim şekli olarak xulam, rençber, yarıcı, pale, mevsimlik işçiler kullanmaktaydı. Son olarak bilhassa 19. yy’nin ikinci yarısından itibaren Ermenileri takip edip Halep, Adana, İstanbul gibi merkezlere giden ve emeğini satmak zorunda kalan hamal Kürtler vardı. 1900’lerin başından itibaren Kürt hamallar, Ermeni hamalların hakim olduğu İstanbul hamal piyasasına tamamen hakim oldular. Bunlar şehirlerde yevmiye usulü çalışan ve de genellikle kas gücü gerektiren işlerde çalışıyordu. Bunlara yarı proleterya demek pekala mümkün. Kürdistan gazetesinden başlayarak geleneksel Kürt yazımının Kürt işçilerin durumuna hayıflanması ve Ermeni, Rum tüccarlara emeğini satmasını dini ve Kürdi bir mütehakim edayla sorunlaştırdığını görmekteyiz.

Modern dönemde çoğu yorumcu Kürt feodalitesinin uluslaşma ve devletleşmeye engel olduğunu düşünüyor. Siz ne dersiniz?

Ben de bir yere kadar bu teze hak veriyorum aslında. E. Xani’nin Mem u Zin eserini bölünmüş feodal toplum eleştirisi olarak okuyabiliriz. Eğer dediğiniz tez tamamen doğruysa bu durumda Slav, Macar, Moğol, Kazak toplumlarının yaşadıkları daha kitabi ve köşeli feodalizme rağmen nasıl siyasal birlik olabildikleri üzerine de düşünmek lazım. Ve devamında İslamın bölünmüş Arap kabilelerini bir araya kolayca getirip siyasal birlik kurduğu halde bunu Kürt toplumunda neden yapamadığına da bakmalı. Fakat öyle ya da böyle Kürt feodalizminin her şeye rağmen milliyetçi/kurtuluşçu bir Kürtlük damar ürettiği de açık. Hacı Qadire Koyi’nin Divanı mesela feodal mirlik düzenine duyduğu nostaljik duygular kadar bu feodalizmin ürettiği milliyetçi damarı romantize etmesiyle yazılmıştı örneğin.

Kürt aristokrasisinin belirgin sınıfsal özelliklerine dair bize ne söylemek istersiniz acaba?

Kürt aristokrasisinin oluşum mantığını Şerefname’den kolaylıkla izlemek mümkün. Şerefname bir anlamda Kürt feodalizminin el kitabı, zihin haritasıdır. Buna göre çoğunlukla bir kişinin veya iki kardeşin belirli bir yerden başka bir yere göç etmesi, göç edilen yerde feodal bir örgütlenme mantığıyla savaşçı kişilerden oluşan belirli bir güç birliğinin sağlanması, akabinde ise göç edilen yere hükmetmenin getirdiği bir soylulaşma performansı yaşanıyordu. Burada belirleyici olan mesele doğuştan asalet getirmek gibi sü-reel değerler değil, tamamen fiziksel güç ve bu gücün örgütlediği şiddet, mitsel şiddete dönüşüp hanedanı inşa eden temel süreç gibi görünüyor.

Dinsel kökenli aristokrat sınıfı da bu dediğiniz performansa dahil mi?

Hemen hemen. Kürt aristokrasisinin çıkış koşullarındaki tayin edici özelliği zorun işbaşında olduğu bir kutsallıkla ilintiliydi. Mirlerin ortaya çıkış mantığı tastamam buydu. Dini kökenden gelen Kürt aristokrasisi için de aşağı yukarı Şerefname’nin bize gösterdiği soylulaşma yasası geçerlidir aynen. Ama bir farkla, burada mistifiye edilen şiddet değil, dini şahsiyetin karizmasıydı. Özellikle “keramet ekonomizmi” kritik önemdeydi bu inşa sürecinde. Kült dini aileler başka yerlerden göçle gelen yoksul mellelerin mükemmel örgütlenmesiyle vücuda geliyordu mesela. Nehriler, Arvasiler, Küfrevilerin hikayelerinin başlangıcının hep göçebe ve yoksul bir melleye dayandırılması tesadüf değildir şüphesiz.

Peki 19. yy boyunca Mirlik düzeninin sona erdirildiğini görüyoruz. Bu noktadan sonra Kürt aristokrasisi nasıl bir evrim geçirdi?

Kürt aristokrasisinin bölünüp çoğaldığı süreç hiç kuşkusuz 19. yy’deki Osmanlı’nın iç seferleriyle bağlantılı. Bu bölünüp çoğalmanın Kürtlerin özgür köylülük geleneğini büyük oranda tahrip ettiği açık. Yani özgür köylülerin aleyhine bir bölünüp çoğalmanın yaşandığı ortada. Fakat bu bölünme/dağılmadan başka sınıfsal yapıların neşet etmesi herhalde büyük oranda Kürtlere özgü. Kürt burjuvazisi ile orta sınıftan bahsediyorum. Bunu aynı zamanda feodalizmden kapitalizme geçişin ara süreci olarak da görmek mümkün. Ya da Marx’ın deyimiyle paranın sermayeye dönüşümü ile sermayenin ilk birikimi.

Bu konuyu biraz daha açar mısınız?

Kürt aristokrasisinin ekonomi politiğinin büyük oranda 19. yy’nin ikinci yarısında değiştiği bilinen bir durum. Bunda siyaseten belirleyici olan şey Kürt mirlerinin yok edilmesi, sosyolojik olarak belirleyici şey gücün göçü ve nihayet iktisaden belirleyici olan şey 1858 yılında çıkarılan arazi kanunnamesiydi. Arazi kanunnamesiyle mülkiyet ilişkileri hızla el değiştirip özgür köylüler mülksüzleşirken Kürt aristokratları geniş topraklara sahip oldular. Bu durum özgür Kürt köylerini tamamen mülksüzleştirip iktisaden bağımlı ilişkilere mecbur bıraktı. Kırsaldaki kaos, anarşi ve düzensizlikten şikayetçi olan Kürt aristokratları şehir merkezlerine göçüp burada yaşamaya başlamaları yeni bir andı. Diğer bir ifadeyle özgür Kürt köylüleri dağa sığınırken Kürt aristokrasisinin baskın çoğunluğu şehre sığındı. İktisaden kırsal ekonomiden geçinen bu aristokratlar şehirde konaklarda yaşayan büyük eşraf, beyler olarak buradaki Ermeni ticaret burjuvazisi ve diğer Kürt sermaye sahipleri ile komşu olup rekabete giriştiler. Bu rekabet kapitalist ilişkileri hem yaygınlaştırdı hem de orta sınıflaşmış bir Kürt kategorisini çıkardı ortaya.

O zaman siz Kürtler arasındaki kapitalist gelişmeyi şehirleşme ile birlikte ele alıyorsunuz…

Evet, öyle. Fakat burada dikkat çeken bir fark var. O da şudur: Kürt aristokrasi çıkış koşullarında bilek gücüne yaslanan bir organizasyonunun üretimiydi fakat Kürt burjuvazisinin çıkış koşulları bundan farklı olarak bir gasp operasyonunun üretimidir.

Proudhon’un mülkiyet hırsızlıktır tespitini hatırlatırcasına Kürt burjuvazisi esasen kırda yoksul ve sahipsiz Kürt ve Ermenilerin mülkiyetlerinin gasp edilmesi üzerine konumlandı. Söz gelimi bildiğimiz ilk Kürt şirketinin sahibi olan Pirinçizadelerin birikimlerinin menşeine bakmak fikir verebilir bu manada. Pirinçizadeler gibi başka bazı dominant aileler uzun zaman önce şehirde mukimdi belki ama onların kapitalist sermayedarlara dönüşümünün perde arkası yukarıda bahsettiğim arka planla bağlantılıydı. Fakat burada unutulmaması gereken ikinci mesele Kürt burjuvazisinin doğuşunda devletin oynadığı ebe rolü.

Devletin rolünü ebe olarak mı tarif ediyorsunuz?

İttihatçıların, Ermeni orta sınıf ve burjuvazisini mülksüzleştirip bunun yerine ulusal bir burjuvazi inşa etmek için ciddi iktisadi projeler yürüttüğü biliniyor. Burada sermayenin el değiştirmesini planlayan İttihatçıların, kendileriyle işbirliği yapan Kürt müteşebbislerinin önünü açması planlıydı kuşkusuz. Esasen yüzyılın başlarında Diyarbekir’de ilk kurulan Kürt şirketlerin devletin teşviki, onayı ve yardımıyla kurulduğu sır değil. Kürt burjuvazisinin geleneksel devlete meyyal, anti Kürt kodlarını buralarda aramak daha doğru görünüyor. Fakat bütün bu tartışmalarda sömürgecilik ideolojisini görmezden gelemeyiz.

İşin içine sömürgeciliği de katarsak karşımıza ne çıkar?

Yapılan yeni araştırmalarda Osmanlı yönetici aklının 1890’lardan itibaren sömürgecilik ideolojisini temellük eden değişik arayışlar içine girdiğini görebiliyoruz. Bir kere İttihatçılar her ne kadar Kürt burjuvazisinin ebesi olsa da işin gerçeği Kürtlerin sağı solundan emin değillerdi. Diğer bir ifadeyle İttihatçılar ve Zürcher’ci anlamda Kemalist elitler, devletin gözetiminde olmak koşuluyla ticaret üzerine temellenen burjuvaziliğe kerhen de olsa göz yumma taraftarıydı. Diğer bir ifadeyle devletçi elitler orta ölçekli ticari işletmelere, ticari mal üreten atölyelere ses çıkarmıyordu fakat sanayi üretimine, fabrikalara müsamaha göstermiyordu. Kemalist dönemin raporlarında görüldüğü üzere Kemalistler Kürt coğrafyasında sanayi kapitalizmine, kontrol edemeyecekleri sermaye birikimine kesinlikle karşıydı. Ezcümle bu elitler devlete doğrudan bağımlı, esasen bir şey üretmekten çok pazarlamayı esas alan bir ticaret burjuvazisi yaratmayı daha uygun buldular.

Emekçiler konusunda ne düşünüyorlardı peki?

Tıpkı İttihatçılar gibi Kemalistler de Kürtlerin esas kitlesinin kas gücüne dayanan emekçi bir halk olmasını dilediler. Fakat sıkı bir markaj uygulamak koşuluyla. Meşrutiyet ilanından sonra İttihatçıların Kürt hamalları ile ilgili pragmatist politikaları ilginçtir mesela. Bir tarafta Ermeni hamalların, tekellerini kırmak için Kürt emekçilerin önünü açtılar, ama öte yandan Kürt emekçileri devlete lehimleyen bir İslamcılığı dolaşıma soktular. Devlet şehirli elitleri ticaretle, emekçi köylüleri dinle sisteme bağladılar özetle.

Kürtlerin günümüz toplumsal hiyerarşisine dair bir şey konuşmadan geçmek olmaz. Bir süre önce Kürt orta sınıfı ile ilgili bir analiziniz yayınlandı, epeyce de tartışıldı. Ne dersiniz?

Bir kere Kürtler arasında sınıfsal hiyerarşinin giderek keskin hal aldığını baştan tespit edelim. Kapitalizm belki de ilk kez tam anlamıyla Kürtler arasındaki ilişkilerde tamamen belirleyici olmaya başladı, ki feodalizmin neredeyse tamamen çözülmesinin doğal bir sonucu bu. Kürt sermayesinin çeşitlendiğini fakat daha fazla devletle bütünleştiği bir süreci yaşıyoruz aynı zamanda. Bu sebeple bu sermayenin kültürel mantığının hâlâ Kürtlükten uzak durduğunu da ekleyelim. Öbür yandan devletin Kürt orta sınıfına çizdiği sınırları sertçe hatırlattığı bir süreç yaşadık kısa zaman önce. Kürt orta sınıfının asli sınırlarına döndüğünü, kısmen mülksüzleşti(rildi)ğini de görelim. Sur, Cizre, Nusaybin, Yüksekova pratikleri üzerinden Kürtlükle hemdert orta sınıfın siyasal sınırlarının ve davranış kodlarının tecrübe edilip sınandığını da gördük. Kürt hareketinin tarihinde belki de ilk kez orta sınıf ile emekçi kesimlerin kamuya açık platformlarda sınıf temelli bir sürtüşme yaşaması dikkat çekiciydi bu vesileyle. Son olarak Kürt hareketinin Türkiye’nin siyasal düzeninde “orta sınıf ile devrim yapmak” gibi bir stratejiden kısmen de olsa geri adım attığını da gördük.

Sonuç olarak günümüz Kürt toplumunu ele aldığımızda Marx bize ne söyleyebilir?

Bu sorunuza iki şekilde cevap verebilirim. Başka hiçbir şey için olmasa bile Marx, sırf bize ezilmişliğin kader olmadığını yine yeniden söyleyebildiği için kıymetli. İkincisi ise Marx’ın kıymeti onun her halükarda alternatif üretebilmeyi becerebilmesinde ve süreçlere müdahale edebilme yeteneğinde aranmalı.

Tags: , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑